Mehmet Akif’i hamasete kurban etmek Türkiye’de yaşananların üzerine şal örtmek demektir. Bu hamaset edebiyatı sadece resmi tutumla alakalı değil. Bizzat Mehmet Akif’e sahip çıktıklarını iddia eden çevreler O’nu milli duygulara hapsettikleri ölçüde bu memlekette olup bitenlere, daha da önemlisi tezahürleri bugünlere kadar gelen, ideolojik devlet tutumunun kodlarını okuma cehdinden uzak kalırlar. Böylece milli şairin şiirinden, sanatından, fikri derinliğinden bağımsız olarak temsil ettiği düşünce itibariyle din-devlet ilişkilerinin hem gizlenen hem de yanlış yansıtılan boyutları “İslamcı bir şair”in şahsında sorgulanmaktan kurtarılmış olur.

Daha önceki bir yazımda belirttiğim bir husus vardı: milli şairini sürgüne gönderen bir ülke olmak gibi eşi benzeri bulunmayan bir özelliğimiz var. Üstelik devrik bir rejimin değil yaşayan dönemin milli marşının şairi, milli şair sıfatları yakıştırılan bir ismi sürgüne gönderen bir devlet anlayışından bahsediyoruz.

Mehmet Akif’in kendisinin sürgünde ama yazdığı şiirin milli marş olarak dillerde olması gibi trajik bir durum aslında yakın siyasi tarihin şizofrenik halini de sergiler. Görüşleri benimsenmeyen bir siyasi muhalifin sürgünde yaşamasından daha farklı bir anlam taşıyan bu durum, muhalifinin görüşlerinin işe yarayışlılık haline göre, gerektiği kadar kullanılması Türkiye’de  din devlet çelişkisini açık eder.

İşte bu nedenledir ki Mehmet Akif’i milli şair ilan ederek ‘resmileştiren’ resmi tasarruf onun düşüncesi ile olan ikircikli tutumunu örtbas etmeyi başarmış, sorgulanmasını da ertelemiştir. Ona sahip çıkmak adına hamasete kurban eden çevreler de devletin Akif’in temsil ettiği varsayılan düşünceleri karşısındaki köreltici tutumunu sorgulamaktan uzaklaşıyor. Hatta bu uzaklaşma bir tür siyaseten yürütülen resmi  iç çelişkinin üstüne sünger çektiği için hamasetin dozuna göre sistemle barışık Müslümanlık hali sürdürülebilir şekle getiriliyor.

Milli şairin sürgündeki hayatının son döneminde memlekete gayrı resmi kabulle avdet etmesinin sağlandığı bir gerçek. Milli marşın şairinin gurbet elde gözlerini kapaması gibi dramatik bir ayıbı üstlenmeyecek kadar bir devlet aklının mevcudiyetine işaret olarak okunabilir bu durum.

Ne var ki, sürgün hayatının sona ermesi şairin şiiri için geçerli değildir. Milli şair memlekette ancak şiiri sürgündedir.  Mehmet Akif’in Mısır sürgününden İstanbul’a dönmesinin ardından orada bastırdığı Safahat’ın son cildi Gölgeler’in memlekete girişine izin verilmeyecektir (Türk Edebiyatı’nın son sayısında bu konunun ve sürgün hayatındaki takibatın ayrıntıları var). Şiiri sürgünde milli şairi olan kaç ülke vardır? Buna gerekçe olarak Osmanlı Türkçesiyle yazılmış olması gösterilmiştir. Kimileri bunun yasal ve meşru bir durum olduğunu savunabilir. Fiili durumun yasal konumundan çok temsil ettiği düşünce ve şahsiyetin sembolik değeri daha önemlidir. Muhafazakar sağ hamasetle karışık resmi/milli gurur sembolik değeri hayli yüksek bu kodlamayı, zihniyet okumasını engellemektedir.

Devlet açısından; Milli şairi sürgünde durumundan, şiiri sürgünde olan milli şair durumu daha kabul edilebilir bulundu.  Mehmet Akif’in bedenen ölmeden önce memlekete gelmiş olması eserinin sürgünlüğünü perdeliyorsa bu hamaseti sorgulamak gerekir.

+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.