https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480&iu=/1347001/Yenisafak-Video-Preroll&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp] https://pubads.g.doubleclick.net/gampad/ads?sz=640x480|640x350&iu=/1347001/Yenisafak-VideoPOSTROLL&impl=s&gdfp_req=1&env=vp&output=vast&unviewed_position_start=1&url=[referrer_url]&description_url=[description_url]&correlator=[timestamp]
Yazarlar Maskeler düşerken

Maskeler düşerken…

Ayşe Böhürler
Ayşe Böhürler Gazete Yazarı

Kabustu… Aradan bir yıl geçti. Yaraların izlerinin kapanması kolay kolay mümkün görünmüyor. Hem ruhlarımızda hem de hayatımızda izleri büyük oldu.  Şehitlerimizin acısı var yüreğimizde, üzerimizde ise ihanetin travması var. Güven duygumuzu kaybettik. Tedbirlerle sarılı halde maskeliler arasında yaşıyormuşuz. Yüzümüze gülen, dini bahislerle, yumuşak sohbetlerle, Allah rızası maskesiyle yanımıza sokulanlar bambaşka kişilermiş. Kemalisti, Müslümanı, ulusalcısı, milliyetçisi, filanca tarikat mensubu, falanca sivil toplum örgütü… Masal gerçek olmuş, kurt büyükanne kılığına girmiş. Bunun üzerimizde oluşturduğu travmayı atlatmak için daha çok zamana ihtiyacımız var. Gerçek bir kabus yaşadık. 15 Temmuz tek bir uzun geceden ibaret değildi. Yıllar süren bir işgalin halkın ve cumhurbaşkanımız başta olmak üzere hükümetin, devlette bu tehlikeyi gören birçok devlet adamının girişimiyle Türkiye’de işgalin engellendiği  geceydi. Vatanımıza sahip çıktığımız geceydi. Maskelerin düşürüldüğü geceydi.

REKLAM

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Maskeler düşerken…-Ayşe Böhürler
Haber Merkezi 15 Haziran 2017, Perşembe Yeni Şafak
Kabustu… Aradan bir yıl geçti. Yaraların izlerinin kapanması kolay kolay mümkün görünmüyor. Hem ruhlarımızda hem de hayatımızda izleri büyük oldu. Şehitlerimizin acısı var yüreğimizde, üzerimizde ise ihanetin travması var. Güven duygumuzu kaybettik. Tedbirlerle sarılı halde maskeliler arasında yaşıyormuşuz. Y

Kendilerini gizlemek adına yaptıkları zaman içinde açığa çıkıyor. Yeni okudum, kendilerini TSK örgütlenmesi içinde gizlemek için birçok dini yasağa uymadıkları gibi, eşlerini de bu imaj için kullanıyorlarmış. Askeriye içinde yapılan bir havuz partisinde kendilerini gizlemek amacıyla en açık bikinilerle eşlerini havuza sokan, en din karşıtı en Kemalist görünenler de onlardanmış. (Yıldıray Oğur ve Ceren Kenar’ın birlikte kaleme aldığı yazıda konunun detaylarına yer veriliyor.)

….

Bizim nesil için olan biten geçmişten bugüne bir devamlılık gösteriyor. Nev zuhur bir eylemle karşı karşıya kalmadığımızı biliyoruz. Komploculuk yapılmadığını da biliyoruz. Çünkü her şey biz yaşarken oldu. Ancak gençlerde bu kavrayışın daha yüzeysel ve sloganik olduğunu görüyorum. Elbette onlar bizim gördüklerimizi görmediler. Bu nedenle de meseleyi anlık değerlendiriyorlar.

REKLAM

Elbette bizim 1980 öncesi ve sonrasına olan tanıklığımız bakışımızı etkiliyor. Bunun yanı sıra nesiller arasında yaşanan en büyük farkın “gettolaşmanın” henüz yaşanmadığı dönemlerde yetişmiş olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Etrafımızdaki ve hayatlarımızdaki insan çeşitliliği kör noktaların oluşmasını engelledi. Özellikle 1990 sonrası hızlanan “Gettolaşma” ve yaşam tarzı pazarlamacılığı Fetö’nün güçlenmesini sağlayan en büyük etkenlerden birisi oldu.

“Yeşil Kuşak İslam” projesi 12 Eylül darbe sonrasında konuşulmaya başlamıştı. Türkiye-Mısır-Pakistan- Uzakdoğu hattındaki İslam ülkeleri bu projenin uygulama zeminleriydi. Hepimizin gözü önünde gerçekleşen olaylarda askeri rejime bağlılığını sunan Gülen ve cemaati bu konsept ile yapılandırıldı. 1980 sonrası, her şeyi İslam tozuna bulayarak sunma süreci, Fetö’nün buna ihtiyaç duyan ve şimdiye kadar dini hayatı engellenmiş olan toplumu ikna gücünü artırdı. Bu süreç onları kamufle etti. Ruşen Çakır’ın 1990’da yayınlanan “Ayet ve Slogan” isimli kitabı bu döneme dair çok örnek sunuyor.

REKLAM

Dini  kaynakların tarumar edilmiş olması istedikleri gibi bir dini zemini ortaya koymalarını kolaylaştırdı. Ne yazık ki İlahiyat fakülteleri bu işgalin temel ayaklarından birisi oldu. Toplumun din anlayışı onların yönetimine girmeye elverişli bir inanç zemini etrafında yeniden inşa edilmeye başlandı.

Kullanılan yöntem yeni değildi. 1960 darbesi sonrasında Türk toplumunun köy köy sosyolojik kültürel haritasını çıkarılmış ve bir şablon oluşturulmuştu. Bu sadece bize özgü değildi. Hemen hemen her ülkede benzeri yaşandı. Kolonyalizm sonrası kapitalizmin egemenliğini genişletme ve sürdürme arzusunun sonucu olarak model oluşturulmuş işbirlikçiler bulunmuştu. Sovyetler dağılırken Rusya’da, Pakistan’da, Uzakdoğu’da Güney Kore’de benzer yapılar vardı. Her şey bizdeki yeni Kore senaryolarının adaptasyonu olan dizi prototiplerine benziyor.

REKLAM

Genç kuşaklar ise bu formatın içine doğdu. Dini sevdiriyoruz derken empoze edilen eklektik ve ezoterik din anlayışı zeminlerini oluşturdu.

Fetö’nün 12 Eylül sonrası potansiyel muhalefet gücü olan dindar kesimi nasıl manipüle etmeye çalıştığının, güdümlü dindarlığı nasıl empoze ettiğinin tanıklarıyız. Bizim nesil Fetö’nün devlet teminatı altında, gerçek dindarlara karşı kullanılmak üzere örgütlendiğini görmüş bir nesildir.

Bu dönemi en iyi anlatan kitaplardan birisi Ruşen Çakır’ın “Ayet ve Slogan” kitabıdır. Fetö liderinin 26 Kasım 1989’da İzmir Hisar Camisi’nde sokaklara taşan bir cemaate verdiği vaazı anlattığı bölüm ilginçtir: “Bu vaaz aynı anda otuz beş camide birden yayınlanır. Gülen en hızlı irtica düşmanının bile cesaret edemeyeceği bir üslup kullanır. Türban yürüyüşlerindeki çarşaflı kadınların çoğunun erkek geri kalanların da aslında açık saçık kadınlar olduğunu söyler…” ( Ayet ve slogan /S. 105)  Bu konuşmaya karşı yazı yazanlar ise tutuklanır, işkenceye tabii tutulur ve yargılanırlar… “

REKLAM

Ruşen Çakır bölümün sonunu devlete bir uyarı ile bitiriyor: “Kadrolarını devletin hizmetine koşmayı yeğleyen (en azından şimdilik) bu cemaat aynı zamanda çok geniş mali olanaklara da sahip. İleride bir gün kendine güveni geldiğinde cemaatin siyasi iktidara talip olmak isteyeceği teorik olarak varsayılabilir. Ancak kuru ajitasyonla spekülatif argümanlarla kişi kültüne koyu bir bağlılıkla yetiştirilen bu ‘kadro’larla nereye kadar yürünebilir?” (S. 109)

15 Temmuz bu sürecin sonucuydu.

Şehitlere rahmet, yakınlarına sabırlar diliyorum. Onlara minnet borcumuz hiç bitmeyecek!