YazarlarBir sempozyumun düşündürdükleri

Bir sempozyumun düşündürdükleri

Faruk Beşer
FarukBeşerGazete Yazarı

Önce bu sempozyum kelimesi yerine anlamlı bir yerli kelime bulamadığım için üzgünüm. Fareye sağ tıkladığınızda teklif edilen ‘bilgi şöleni’ bunu hiç karşılamıyor, çok uçarı kalıyor.

Geçen cumartesi günü Bağlarbaşı Kongre Merkezi'nde Kuran Çalışmaları Vakfı'nın İlahiyat Fakültesi ile birlikte düzenledikleri Vahyi konu alan bir sempozyuma katıldım. Başarılı bir icra idi, hem vakfı hem tebliğ sahibi hocalarımızı tebrik ediyorum. Ayrıca salonu tıklım tıklım dolduran izleyicileri de.

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Faruk Beşer : Bir sempozyumun düşündürdükleri
Haber Merkezi06 Ekim 2017, CumaYeni Şafak
Bir sempozyumun düşündürdükleri yazısının sesli anlatımı ve tüm Faruk Beşer yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


Önce şu kanaatimi paylaşayım; artık dini konulardaki akademik çalışmalar kademe atladı ve çok ümit verici entelektüel bir düzeye ulaştı. Çok istifade ettim. Artık sıra, gereğinin yaşanmasında.

Ancak bu sempozyum vesilesi ile dikkatimi çeken bir hususu sizinle paylaşmak istiyorum. Hayır, sempozyumun eleştirilecek noktasını aramıyorum. İşin tabiatı tam da bu yaptıkları idi. Bildiri sahibi akademisyen hamasi nutuk atmaz, duygulara hitap edip vitrine oynamaz. İlmî tespitlerini ve tereddütlerini ortaya koyar, ihtimalleri tartışır. Onlar da istisnasız bunu yaptılar ve çok da güzel yaptılar.

Ama durum böyle olunca ilmi çalışmaların tabiatına aşina olmayan izleyiciler İslam’ın sabit doğrularının olup olmadığı konusunda tereddüt yaşayabiliyorlar. Kuranıkerim’in yazılması, bize intikali, anlaşılması, vahyin mahiyeti hep böyle tartışmalı ve göreceli midir, bunun hiç kesin doğruları, orta çizgisi yok mudur diye rahatsızlık duyabilirler. Bu da tabiidir.

Eğer İslam’ı bir bütün olarak anlamada temel prensiplerimizi bilmezsek bocalar ve görecelik girdabına savruluruz. İslam ya da Kuranıkerim herkesin kendi anladığıdır gibi bir garabet yaşarız. Oysa durum böyle değildir. İslam’ın bu farklı anlamalara müsait olması ve buna imkân tanıyıp izin vermesi, hatta teşvik etmesi aklı ve düşünceyi işlevsel hale getirmek, bunu gücünün yettiği yere kadar kullanmak içindir. Bununla birlikte Müslüman insanın müminlerin tuttuğu yoldan başka bir yola girmeme gibi bir imtihanı ve sorumluluğu da vardır. Anlamak için bütün ihtimalleri hesaba kat ve tartış, ama yaşamak, uygulamak ve İslamî olanı belirlemek için sevad-ı azamdan ayrılma. Ta ki, nefsinin arzularını, aklını ve egonu öne çıkarmış, putlaştırmış ve kendini ilahlaştırmış olmayasın. Her şeyi ben bilirim, benim bildiğim mutlak doğrudur demeyesin. Kısaca haddini ve hududunu bilesin. ‘Siz hiç arzularını ilah edinen ve ilmine rağmen Allah’ın saptırdığı insanları görmüyor musunuz?’.

Kuranıkerim’deki müteşabih ayetlerin asla anlaşılamayacağını söyleyenler, bunların gayesinin insana haddini bildirmek ve anlayamayacağı yerde, ‘hepsi Allah’tandır, hepsine inanıyorum’ diyebilmesini öğretmek olduğunu söylerler.

‘Kim doğru yolu ayan beyan gördükten sonra peygamberle ters düşer ve müminlerin yolundan başka bir yola girerse biz de onu benimsediği ile baş başa bırakırız ve ona cehennemi boylatırız. Ne kötü bir varış yeridir orası’ (Nisa 115).

Bu ayeti kerimede Hz. Peygamber’in günahlardan korunmuşluğuna, yani masum olduğuna da işaret vardır. Çünkü hata etmiş olsaydı ona ters düşmek caiz olurdu, hatta gerekirdi. Yine İslam âlimlerinin ittifakına, yani icmaa, ya da sevad-ı azama ters düşmenin caiz olmadığına da işaret vardır.

İşte bu prensip müminleri görecelik savrulmuşluğundan kurtaran yegâne sığınaktır. Ben doğru düşünüyorum, ama başkalar da doğru olabilir demek, dini herkes anladığı gibi yaşasın demek değildir. Bu sadece bilgiye ve hakikate ulaşmanın bir ön şartıdır. Ama uygulamaya gelince, ana damardan ayrılmamak esastır. İmanın ve teslimiyetin gereği budur. İslam teslimiyet demektir. Resulüllah Efendimiz’in (sa) şu şerefli sözleri bu konuda muhteşem bir kural belirler: ‘Benim ümmetimi Allah asla bir yanlışta birleştirmeyecektir. Öyleyse farklı düşüncelerin olduğu yerde sevad-ı azamla, yani galip çoğunlukla birlikte olun’ (Hakim, Müstedrek). Hadisin bir başka rivayetinde ‘sevad-ı azamla’ yerine ‘cemaatle’ denir. Cemaatin tek başlı fırkalar değil, meşru ulül-emr ya da âlimler şurası olduğunu da bir kez daha hatırlatalım. Orada ayrıca ‘Allah’ın teyidi/desteği cemaatle beraberdir’ cümlesi de vardır. Bunun anlamı, ayetin de işaret ettiği gibi, Allah’ın müminlerin ittifakına değer verdiği ve bunu hatadan koruyacağıdır.

Kısaca, mesmu ve makul çerçevede dilediğin gibi düşün, ama münferit her bir düşüncenin din olduğunu sanma.

Kısaca ilim adamları kendilerine düşeni yaptılar, biz de kendimize düşeni yapmalıyız.