YazarlarDeli rüzgar - IV

Deli rüzgar - IV

Mehmed Niyazi Özdemir
Mehmed NiyaziÖzdemirGazete Yazarı

Ankara Emniyet Müdür Yardımcısının 17 Mayıs günü elinde bir kâğıt ile gelerek, Sıkı Yönetim Komutanlığı’nın emri ile ‘Bugünden itibaren tutuklusunuz!’ demesi, Osman Yüksel’i gerçekten şok etmiştir. Ama yapacağı hiçbir şey yoktur.

***

Bir gün Osman Yüksel tuvalete çıktığı sırada, Ahmet Ellezoğlu’nun iki süngülü askerin arasında götürüldüğünü görür. Öğrendiğine göre Fransızca asistanı olan Ahmet Ellezoğlu, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a çıkar ‘Bu gençleri niçin tutukladınız? Ben de aynı davanın adamıyım; ya beni tutuklayın ya da bu gençleri bırakın!’ deyince, Vali de onun tutuklanmasını emreder. Aslında Ahmet Ellezoğlu hasta bir adamdır; fakat yüreği kahramandır.

Komiser ertesi gün a Yüksel’in kapısını çalar ‘gideceksiniz, neyiniz varsa alın!’  der. Onun ne çamaşırı, ne de eşyası; kötü bir battaniyesi ile birkaç tane kitabı vardır. Birinci Şubeye götürürler. Biraz sonra süngülü jandarmalar arasında Atsız’ın gelişini görür. İkisini de aynı arabaya bindirirler. Araba hareket ederken Atsız yanındaki gence, herhalde moral vermek için, gülümser. Osman yüksel ‘Beni fakülteden atmışlar’ diye serzenişte bulunur. Bunun üzerine Atsız onu teselli eder:

REKLAM

‘Aldırma! Bir Arap subayına selam vermediğim için beni de Harbiye’den atmışlardı. Edebiyat Fakültesi’ne girdim, öğrenimimi orada tamamladım. Gençsin, yeniden başlarsın.’

Osman Yüksel o anda Esat abisini görür. Onun hali de perişandır. Garip duruşu Osman Yüksel’in yüreğini yakar. Bindikleri araba Etimesgut İstasyonuna gelir. Emniyet tedbiri olarak, taraftarlar gelip arbede çıkarmasın diye, Ankara’da uzak bir istasyonu seçmişlerdir. Atsız ile Osman Yüksel’in kompartımanı ayrılır. Tren hareket eder.

‘Ey kardeşler, ey dindaşlar! Sizler çekiç ve orak altında esir, bizler hilal ve istiklal atında. Ey aziz toprak ve ey şanlı bayrak. Siz söyleyin bize, biz vatan haini miyiz? Size ihanet edebilir miyiz?’

Osman Yüksel’i bir polis memuru hayallerinden uyandırır; zira Atsız yanındaki polisi ona göndermiştir.

REKLAM

Polis:

‘Parası yoksa vereyim diyor’

Osman Yüksel:

‘Hayır var’ karşılığını verir.

Atsız aynı polisi birkaç kere daha gönderir:

‘Şunu ikna edin, evinden habersiz çıkmış olabilir;  parası yoktur; para vereyim.’

Fakat Osman Yüksel kabul etmez; yalnız Atsız’ın bu insani yakınlığını da hiçbir zaman unutmaz.

Yağmurlu bir havada, sabaha karşı İstanbul’a geldiler. Ayrı ayrı taksilere binip, arabalı vapurla karşıya geçtiler. Büyük bir binanın önünde durdular. Kapıdan girerken Osman Yüksel’in kitaplarını aldılar. Diğer eşyalarını da kontrol ettiler. Merdivenden çıkmaya başladılar; tavan arasında, yarı aydınlık, yarı karanlık koridorda yürüdüler. Koridorun sağında ve solunda küçük hücreler vardı. On üç numaralı hücrenin kapısını açtılar; Osman Yüksel içeri girdi ve kapı kapandı. Ayakta duracak yer yoktu; ‘Yarabbi, ne iştir başıma gelen!’ diyerek sabırlı olmayı kendine telkin etti. Tavanda avuç içi kadar bir delik görünüyordu. Yatağa uzandı, pis pis kokuyordu. Ne yapacağını şaşırdı. Biraz sonra gürültülerin arasından sabah olduğunu anladı. Bir polis diğerine yanındaki on iki numaralı hücrede olan Atsız’ı kastederek şunu söyledi:

REKLAM

‘Belanın başı oradadır; diğerleri aldatılmış gençlerdir.’

Zaman geçtikçe hücrelerde kimlerin olduğunu öğrendi. Sağındaki hücrede Ali İhsan Sabis, Atsız’ın yanındaki hücrede İsmet Rasin Tümtürk, Reha Oğuz Türkkan, Cemal Oğuz Öcal, iki tıp öğrencisi Mehmet Külahlıoğlu ile Necdet Özgen, Ahmet Ellezoğlu, tuvalete giderken nispeten geniş hücrelerde bulunan Nihal Atsız Bey’in eşi Bedriye Hanım, Dr. Hüseyin Namık Orkun, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay gibi şahsiyetler vardı. Daha sonra da Alpaslan Türkeş ve arkadaşları getirilmişti.

Osman Yüksel’e bir süre sonra kaldığı hücrenin değiştirileceği söylenir. Çok geçmeden iki polis gelir, on üç numaralı hücreye veda edip, altı numaralı koğuşa götürülür. Bu hücrenin dünyaya açılan küçük bir penceresi vardır. Osman Yüksel bir nebzede olsa içinin ferahladığını hisseder. Pencereden gökleri, Sirkeci’deki tramvayları ve insanları görmektedir. Bu koğuşun bir iyiliği de tuvaletin karşısında olmasıdır; bütün dostlar buraya gelip çıkacaklardır. Küçücük sürgüsünü aralayarak hepsini görecektir. Koğuşta Bulgaristan göçmenlerinden bir kişi daha vardır. Osman Yüksel’in gözü bu adamı hiç tutmamıştır. Edirne’de Belediye Kâtipliği yapan bu adam, Bulgar casusluğu şüphesi ile getirilmiştir.  Adam mahkemeye çıksa, hemen beraat edeceğini söyler:

REKLAM

‘Ben hiç Bulgar casusu olur muyum? Ben ki Türkçüyüm; memlekete sorsalar orada Turan Teşkilatında kayıtlarımız vardır.’

Osman Yüksel’i bir gülme alır. O da Turancılıktan içerdedir. Adama anlatır ama adam anlamaz.

 Koğuşa bir polis gelir; Osman Yüksel’i dışarıya çıkarır, genişçe bir odaya girerler. Burada birkaç adam daha oturmaktadır. Polis ‘şurayı imzala’ der. Fakülteden kaydının silindiği tebliğ edilmektedir. Osman Yüksel, imzaladığı kâğıdı elinde sallayarak bağırır:

 ‘İşte kansız bir cinayet! Bunu görün, bir cinayet de siz işlemeyin!’

 Odadaki herkes donup kalır...