YazarlarNecip Fazıl ve Nazım Hikmet üzerine

Necip Fazıl ve Nazım Hikmet üzerine

Mehmed Niyazi Özdemir
Mehmed NiyaziÖzdemirGazete Yazarı
Bir gazete Necip Fazıl ile Nazım Hikmet'in ilişkisini yazarak; “Yıldızları neden hiç barışmadı?" sorusunu ortaya attı. Ne hikmetse bazı çevreler Nazım Hikmet'in karşısına Necip Fazıl'ı çıkarırlardı; Nazım Hikmet Necip Fazıl'ı alt edebilirse geriye kim kalırdı? Bir taşla iki kuş vurmak misali, hem Nazım'ı yüceltecekler, hem de Necip Fazıl'ı yerecekler!

Benim bildiğim kadarıyla, bilhassa gençlik yıllarında oldukça iyi dosttular. Sanatkarlık damarı ikisinde de vardı. Medeni insanlardı; birbirlerinden pek haz etmeseler de bunu açığa vurmuyorlardı. Fakat sonraki yıllarda fikir dünyaları iyiden iyiye ayrışınca bir arada bulundukları ortamlarda, anlaşmazlıkları da orta yere çıkmaya başladı.

Necip Fazıl, Bursa Cezaevi'nde yatmakta olan Nazım Hikmet'e; “Önümüzdeki Pazar günü ziyaretine geleceğim" diye bir mektup yazmış. Nazım Hikmet bu mektubu aldıktan sonra 'Necip Fazıl gelince ona altından kalkamayacağı bir şey söylemeliyim' diye düşünmüş ve ziyaretine gelene kadar da bununla yatıp kalkmış. Nihayet Necip Fazıl cezaevine gelince , Nazım Hikmet boynuna sarılmış ve “Hoş geldin, ey meleklerin hocası" demiş. Nazım böyle söyleyerek Necip Fazıl'a 'şeytan' demek istemiş; zira bazı rivayetlere göre şeytan cennetten kovulmadan önce meleklerin hocası imiş. Bu hitaba Necip fazıl anında karşılık vermiş; “Hoşbulduk Asiye'nin kocası." Rivayetlere göre Asiye, Firavunun karısı imiş. Nazım Hikmet'in günlerce düşünerek Necip Fazıl'ı aşağılama hitabına karşılık, kıvrak zekasını kullanan Necip Fazıl ayaküstü cevabını vermiş. Bu şairane üslup Necip Fazıl'ın anadan doğma bir yetenek olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Bir edebiyat tarihçisi, yoğun araştırmalar sonucu Arthur Rimbaud'un 'Sarhoş Gemi'sini analiz edip değerlendirebilir. Hayatında Rimbaud'un adını duymamış, şiirlerini okumamış Necip Fazıl ise, Sen Nehri'nin kenarında bir kahve içerken bir plaktan 'Sarhoş Gemi'yi duysa, emin olun o edebiyat tarihçisinin tahlilinden daha derin ve muhtevalı analizini yapabilir; çünkü şiir hem dimağ hem de kulak meselesidir.

Necip Fazıl'la ilgili okuduğum bir makalede alıntı olarak Can Yücel'den bir cümle vardı; “Hiçbir büyüklüğe tahammülü olmayan Necip Fazıl'ın 'Tek kalma' ve 'En büyük olma' adına siyasal fikir tercihinde Nazım Hikmet'in etkisinde düşünür ve şöyle derdi; 'Nazım Hikmet ortaya çıkmasaydı, Türkiye'nin en büyük komünisti ben olurdum.' Bu hükmün üzerinde durmak lazım; Necip Fazıl gençliğinde komünist olmadı; güzellik onda her şeydi, bunu yazdığı şiirlerinde de görmek mümkün. Sonradan şiirlerini tashih etti; kimi şiirlerini kitaplarına bile almadı. 'Gençliğimde bunları yazdım, sonra da kendimi Müslümanlığın içinde buldum' diyebilirdi, ama bunu da yapmadı. İslamiyete katıksız inanıyordu. İmanı için her şeyi tereddütsüz teperdi; zira onun için her şeyin başı imandı, iman olduktan sonra diğerleri çorap söküğü gibi sonradan gelirdi.

Bütün büyük kafaların başına gelen şey Necip Fazıl'ın da kaderinde vardı; kendisini büyük bir boşlukta buldu. Abdülhakim Arvasi ile tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Bu kutlu buluşmadan sonra yazdığı 'Bir Adam Yaratmak' piyesi sadece bizim sahne edebiyatımızın baştacı değildir; dünyada bu tipte yazılmış eserler arasında da parmakla gösterilir.

Yeme, içme, giyinme bu dünya için bir şey değildi; belki vücudu ayakta tutardı. Necip Fazıl'ın derdi inanmaktı; ne yazık ki cemiyetteki bütün bariyerler de bu yolu kesiyordu. Cemiyet ne olacaktı?Bunun için mücadeleye atılmak gerekiyordu. Elde yok, avuçta yoktu. Eline kalemi aldı, millet, ümmet, insanlık için tüm geçmişine adeta sünger çekerek hayatını öne sürdü. Onun cemiyette geldiği nokta bir şairden, bir fıkra muharririnden, bir piyes yazarından çok üstün bir yer oldu.