YazarlarEnes Dede ve Heleni

Enes Dede ve Heleni!

Münir Üstün
MünirÜstünGazete Yazarı
En hüzünlü öykülerin çıkış noktasıdır hicret… Vatanını, anılarını, ait olma hissini, kısacası kendini bırakıp gitmenin adıdır…

Yazılmış en güzel öykülerin, yaşanmış en derin hikayelerin anavatanı bu topraklarda ne hicret bitmiştir tarih boyu, ne muhacir, ne de ensar…

Kendi hallerine bıraksanız kardeşçe bir hayat sürecek insanların; savaşlar, adına anlaşma denilen politik anlaşmazlıklar, ekonomik çıkarlar uğruna oradan oraya sürüklenişinin bir diğer adıdır muhacir olmak…

1923 yılında, tıpkı dünyayı sular altında bırakan Nuh Tufanı gibi, bütün dünyayı, özellikle de bu coğrafyayı kana bulayan yılların ardından, iyi mi oldu kötü mü hala karar veremediğimiz Lozan Anlaşması'na getirilen bir ek madde, çok büyük bir trajediyi tarih sayfalarına yazdırıyordu; Türk-Yunan Nüfus mübadelesi…

1930 yılına kadar devam eden mübadelede, hatıralar eşyadan, topraktan, komşulardan alınıp, insanın o aldatıcı ve geçici hafızalarına hapsediliyordu…

Dini, dili, ırkı farklı olan ama kaderi bir komşularının yerine gelen bu akrabalarını bir türlü benimseyemeyenler, “güya” kendilerinden olduğu için yanlarına getirilenlere “yarım gavur” diye bakarken, farkında olmadan yeni bir trajediye daha yol açıyorlardı… Mazlum ise mazlumluğundan taviz vermiyordu her zamanki gibi…

En içinden çıkılmaz durum olan herkesin haklılığı, bir kez daha o içinden çıkılmaz yüzünü gösteriyordu… Ne dilini, dinini önemsemeden, "nereye gitti benim komşum" diyerek, yeni geleni kabullenemeyenler suçlansaydı, ne de öz yurdunda da, yeni yurdunda da garip kalan mübadiller bütün bunlardan sorumluydu… Ama olmuştu işte olan…

Yıllar geçti, yeni komşular birbirlerine, muhacirler yeni yurtlarına, yeni dillerine alıştılar belki… Yine sevdiler… Yeni topraklar, yeni işler, yeni dostluklar edindiler… Önce “ora”ları dünya gözüyle görenler toprak oldu bir bir… Sonra oraları büyüklerinden dinleyenlerin sırası geldi… Hep bir yara, hep bir özlem konuşuldu bir araya gelinen karanlık gecelerde… Hafızalar zayıfladıkça, yaşananlar uzaklaştıkça, belki gerçeklikten de kopuldu yavaş yavaş… Ama duyguların hafızası yok muydu? Hissedilenler anadan, babadan oğula geçmez miydi? Unutulabilir miydi? Ne mümkün!

Belki o hayalleri süsleyen verimli, eşi benzeri olmayan topraklara, ana yurda tekrar dönmek umudu tükendi bir zaman sonra ama unutulacak gibi değildi işte… Bir kıvılcıma baktı hep… “Ora”yı hatırlatacak, yürek yakacak bir kıvılcıma…

Bu toprakların yüce gönüllü insanları ise, eski komşularının acısı dinince “ensar” oldular tekrar, ne yarımlıkları, ne gavurlukları kaldı onların gözünde yeni “eski” kardeşlerinin… Her “yeni”nin eskiye dair barındırdığı hüznü görmezden geldiler ensar da, muhacir de… Hatırlatmadılar birbirlerine, bir oldular, hem hal oldular… Su aktı, yolunu buldu her zamanki gibi… Öykü oldular, roman oldular, kahraman oldular hep birlikte…

Ama ne unutuldu yaşananlar, ne de gözünün yaşı dindi sevdalısı Heleni'yi “ora”larda bırakıp gelen Enes Dede'nin son nefesine kadar…