YazarlarArmero trajedesi ve Omayranın dramı

Armero trajedesi ve Omayra’nın dramı

Murat Zelan
MuratZelanİnternet Yazarı

13 Kasım 1985’te, Kolombiya’nın Tolima eyaletinin Armero şehrinde bulunan Nevada Del Ruiz yanardağı, gece 11.30’da, korkunç bir gürültüyle patlamıştı. Patlamadan bir yıl önce deprem aktivesi başlamıştı, iki ay önce jeologlar yanardağın harekete geçtiğini söylemişlerdi, kısa bir süre önce de kül yağmuru başlamıştı ve bu büyük felaketin habercisiydi, ancak kimse bu uyarıları dikkate almamıştı. Yanardağın şehre uzaklığı yaklaşık 48 kilometreydi. Ülkenin ve şehrin yöneticileri, ölümün, 48 kilometre öteden gelen lav, kaynar su ve tonlarca ağırlıktaki devasa kayalar olarak geleceğine ve bir gecede bütün bir şehri ve 25 bin insanı yeryüzünden sileceğine inanmak istememişlerdi. Felaketin olduğu gece, vali bilardo oynuyordu ve kendisini uyarmak isteyen telefona bakmak istememişti.  

Fakat inanılmak istenmeyen şey gerçek oldu… Yerel halkın “uyuyan aslan” dediği Nevada del Ruiz yanardağı yüzlerce aslanın toplamına denk bir sesle kükreyerek püskürdü. O kadar büyük bir patlamaydı ki, dağların üzerindeki karlar eriyip çığı, çığ seli, sel çamurdan bir heyelanı ve heyelan iki üç katlı ev büyüklüğündeki kaya yağmurunu tetikledi; bütün bunlar bir araya gelince tarihin en yıkıcı ordularından birine dönüştü ve bu ordu 48 kilometre ötedeki Armero şehrine doğru akın etti. Lavlar önüne ne gelirse yakıp kül etti, dalga dalga gelen ve adeta bir tsunamiymişçesine ilerleyen sel suları ağaçları, insanları, binaları, her şeyi onlarca kilometrelerce sürükledi, çamurlaşmış toprak her şeyi ve herkesi yuttu, devasa kayalar şehirdeki evlerin ve insanların üzerine yığıldı. Felaketten önce, pamuk üretiminden ötürü “beyaz şehir” olarak anılan müreffeh bir şehir vardı ortada: 5 banka, 9 okul, 2 istasyon, 2 hastane, pamuk, kahve ve fıstık depoları, tramvay, pirinç değirmeni ve 50 bin kişilik bir nüfus… Resmi rakamlara göre nüfusun yarısı öldü, yerel halka göre ise ölenlerin sayısı çok daha fazlaydı. Korkunçtu, kutsal kitaplarda bahsedilen gazaplardan bir gazap gibiydi.

Geçen hafta, felaketin yaşandığı o bölgedeydim.

Kocaman bir salon büyüklüğünde bir kaya çarptı gözüme önce. Normal bir kır yürüyüşüne çıkmış olsaydım, o kayanın orada binlerce yıldan beri durduğunu düşünebilirdim. Ama öyle değildi, o kaya, felaketin yaşandığı gece kilometrelerce ötedeki dağdan koparak gelmiş ve oradaki bir evin üzerine çöküvermişti. Yöredeki bir genç, “bu kayanın altında bir aile var, hala çıkarılmadı” dedi.

Biraz ileride bir kilesinin parçaları duruyordu, parçaları dediğim sadece kubbesine ait birkaç parça, hepsi bu, ki o devasa kubbe, selle birlikte 4 kilometre sürüklenmiş ve felaketten sonra tekrar kiliseden geriye kalan boş arsanın yanı başına getirilmiş. Kilisenin diğer bölümleri ise bir meçhule doğru sürüklenip gitmiş.

Biraz ileride, bir bankadan arta kalan yapı… Küçük bir bekçi kulübesi kadar olan bu yapı paraların saklandığı çelik ve beton bölümdü, sapasağlam duruyordu, geri kalanı meçhul…

Bir başka alanda onlarca mezar vardı, mezar dediğime bakmayın, aslında hepsi sembolikti… Çünkü felaketten geriye cesetler bile kalmamıştı, kayan toprak, 25 bin insanın çoğunu yutmuştu, bazıları da kayaların altındaydı.

Bir başka yerde, eski bir mezarlık duruyordu. Mezarların taşları, yangından simsiyah olmuştu, ama bütün bir şehir yerle bir olduğu halde, bu mezarlar yerli yerinde kalabilmişti. Nasıl olmuştu bu? Anlatılanlara göre, dağdan aşağı, şehre doğru kayan toprak, mezarlığın hemen girişinde küçük bir tepe oluşmasına neden olmuş ve arkasından gelen sel suları mezarlığın hemen girişinde oluşan bu tepeciğe çarparak yön değiştirmişti, azgın sular neredeyse yaşayan herkesi öldürmüş ancak o ölüler diyarının kılına bile dokunmamıştı.

O mezarlığın 500 metre kadar ötesinde, bir başka mezar duruyordu. Bütün mezarlardan daha ilginç, bütün mezarlardan daha canlı! Üzerinde, ziyaretçiler tarafından bırakılmış yüzlerce küçük mermer tabelalar, tabelaların üzerinde dualar, girişinde yanmakta olan mumlar, etrafında oyuncaklar, biblolar… Bir azizin, bir azizenin mezarı gibi kutsanmış olan bir mekân…

Sözünü ettiğim mezar, volkanın patlamasıyla nedeniyle ölen o 25 bin insan dan biri olan 13 yaşındaki küçük bir kıza aitti: Adı Omaira Sanchez ya da başka bir deyişle Omayra idi. 1985 yılında meydana gelen o büyük trajedi erkekmişçesine traş edilmiş kıvırcık saçlı Omayra’nın esmer yüzünde özetlenmişti…

Omayra’nın fotoğrafı, 1985’te, yine aynı yıl, “Afgan Kızı” olarak bilinen ve bir anda Mona Lisa’nın portresi kadar meşhur olan Şarbat Gula kadar biliniyordu. Ancak, Şarbat Gula’nın Cezayir menekşesi gibi yemyeşil gözlerinde mıh gibi saplanıp kalmış korkunun aksine, Omayra’nın kapkara, evet, simsiyah değil, kapkara gözlerinde korku değil, sükûnet vardı, trajediyi bir kara delik gibi yutan kapkara gözlere sahipti, Suriye savaşının sembolü haline gelen Umran gibi acıyı içine çekip yok eden bir sükûnetti onunki. Oysa sular yükseliyordu ve herkes biliyordu ki, Omayra ölecekti…

“Aylan bebek”in Suriyeli mültecilerin dramını sembolize eden fotoğrafı gibi Omayra da o yılki volkan patlamasının ardından yaşanan dramın sembolü olmuştu; ancak Aylan bebek bulunduğunda ölüydü, Omayra ise bulunduğunda henüz ölmemişti, umudun sembolü de olabilirdi, yıkımın sembolü de… Belden aşağısı, volkan yüzünden kayan toprak, taşlar ve yıkılan bir duvar dolayısıyla sıkışıp kalmıştı… Omayra, bir gazeteci tarafından fark edildiğinde bir enkaz parçasına tutunmuş sessizce bekliyordu. Bulunduğu çukura sel suları doluyordu. Sonra bir anda etrafını kameralar sardı ve elbette yüzlerce insan… Kurtarma çalışmaları başlamıştı ancak Omayra’nın bacakları insan gücüyle çıkarılamayacak kadar sıkışmıştı. Kesilerek kurtarılabilirdi belki ama o zaman da yaşama şansı yoktu. İş makinelerinin gelmesi beklendi, saatler geçti, günler geçti, makineler gelmedi. Oysa vakit daralıyordu, sular yükseliyordu, sular yükseliyordu, sular yükseliyordu…

Omayra, bir yandan da gazetecilerle konuşuyordu: “Ayaklarımla halamın başına dokunuyorum.”

Suyun altına baktılar, gerçekten de orada bir ceset vardı, Omayra halasının başının üzerine basarak suyun üzerinde duruyordu. Yöreden birinin anlattığına göre, Omayra, halasının kendisini kurtarması için başıyla onu yukarıya doğru ittiğini düşünüyordu.

Derken, bir gün ve sonra ikinci ikinci gün geçti… Başlangıçta göğsüne kadar olan sular, zamanla boğazına kadar yükseldi.

Üçüncü gün, iş makinaları geldi; insanlar umutlanmışlardı ancak, pis bir gerçekle yeniden umutsuzluğa kapıldılar; suyu tahliye edecek olan pompa kırıktı, su tahliye edilemeyecekti.

Yükselen su artık ağzından içeri girmek üzereydi Omayra’nın, nefes almakta zorlanmaya başlamıştı. Bütün dünya, televizyonlar aracılığıyla, suların yükselişini ve küçük Omayra’nın çaresizce adım adım ölüme sürüklenişini izliyordu…

Bir yandan sular yükseliyor, bir yandan küçük Omayra’nın sıkışmış olan bacakları kangren olmaya başlamıştı. Omayra yavaş yavaş kendinden geçiyordu. Derken, herkesin yüreklerini parçalayan kesik kesik o sözler döküldü Omayra’nın ağzından…

“Suyun yükselmesinden ve beni boğmasından korkuyorum, çünkü yüzmeyi bilmiyorum…”

“Hâlâ buradayım, toprak sıcak…”

(Babası üç gün önce ölmüştü ama ona söylenmemişti ve babasının hala yaşadığını düşünen Omayra şöyle diyordu:..) “Babam pirinç ve darı topluyor başka bir yerde. Annem Bogota’da, teyzemin yanında, bolivar ekspresinde gözcü…”

“Üşüyorum. Susadım…”

(Ve sonra ölümü hissetmiş olacak ki, ölümün pençesindeyken bile kendisini değil annesini düşünen minik serçe gibi şakıyordu.) “Anneme yardım etmenizi istiyorum çünkü o yalnız kalacak, endişeleniyorum.”

(Ve bir süre sonra, hem kangren hem de vücut ısısının iyice düşmeye başlaması sonucu sayıklamaya başlıyordu Omayra…) “Bugün matematikten sınav vardı…”

(Ve bir müddet sonra, gazetecilere öğüt vermeye başladı…) “Bir süre dinlenin ve sonra gelin ve beni buradan çıkarın.”

Derken artık çabaların sonuç vermeyeceği anlaşılmıştı. İçinde bulunduğu şartlar, bacaklarının kesilerek kurtarılmasına da müsaade etmiyordu çünkü bu kez de kirli sudan kaynaklanan iltihaptan ölecekti.

Varılan nokta şöyleydi: Omayra, bir şey yaparsak ölecek, bir şey yapmazsak ölecek.

Omayra için insaf ve insafsızlık aynı şeydi artık. Neticede, Omayra’nın o delikte kalıp ölmesinin insaflı bir sonuç olduğuna karar verildi. Tam üç gün, 72 saat süren çabalar hiçbir sonuç vermemişti.

Omayra’nın ağzından şu sözler dökülüverdi…

“Anne, eğer beni duyuyorsan, ki, duyduğuna inanıyorum, yürüyebilmem için bana dua et ve bu insanlar bana yardım etsinler...”

Kısa bir süre sonra, ölmeden hemen önce, şunları söyledi Omayra: “Anneciğim, seni çok seviyorum… Babacığım, kardeşim… Hoşçakal anne!”

Bunlar artık son sözleriydi…

Bugün, Omayra’nın mezarının yanı başında gösterilen videolar dolayısıyla Omayra’nın yukarıda çevirisini verdiğim ölmeden önceki son sözleri yankılanıp duruyor. “Mamá, si me escuchas, yo creeo que sí, reza para que yo pueda caminar y esta gente me ayude. Mami, te quiero mucho… papi, hermano… Adios madre!"

Omayra’nın videolarını internette bulmak mümkün. Fakat, izleyin diyemiyorum. Yaman bir dram çünkü onunki…

Biz, Omayra’nın, öldüğünde 13 yaşında olan o küçük kızın,  bugün bir azizenin mekânına çevrilmiş mezarı başında Fatiha okuduk. Annesini seviyordu, babasını ve kardeşini de… Biz de onu sevdik, içimiz parçalanarak andık onu, küçük kızımız veya küçük kardeşimizmişçesine…