YazarlarHacca doğru

Hacc’a doğru...

Ömer Lekesiz
ÖmerLekesizGazete Yazarı

Yeni bir Hac vaktinin eli kulağındadır.

Kimi dostlarımız arayıp, Kâbe’ye doğru kanat çırpmak üzere olduklarını bildirerek, helallik talep ediyorlar. Elbette, yüzü Kâbe’ye dönük olanlara hakkımız, her daim helâldir.

Onların gidişlerine değil, gittikleri yere takılıyor asıl aklım. Benim dört umreden sonra, Hac için de gitmem nasip olduğunda, orada hatırlamak üzere not ettiğim aşağıdaki kimi hususları, şimdi Kâbe yoluna düşen o dostlarımı selamla uğurlama niyetiyle paylaşıyorum:

Amentü’yü, Allah ile aramızdaki bir sözleşme olarak kabul edip hayatımızı onunla kayıtladığımızda, ilkin Kelime-i Tevhid, Kelime-i Şehadet ve tayin edilmiş kıblenin bilgisiyle donanırız. 

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
: Hacc’a doğru...
Haber Merkezi01 Ağustos 2017, SalıYeni Şafak
Hacc’a doğru... yazısının sesli anlatımı ve tüm yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!

Kıble bilgisi, bizimle aynı inancı paylaşanlarla kurduğumuz ilk temas, ilk birlikteliktir; başkalarının da bildiği, verili bir bilgi (ilme’l-yakîn) olması bakımından bu sayede yeni bir ortaklığa tabi oluruz.

Değil mi ki, nefsimizin en önemli özelliklerinden biri merak etmektir. Neden, niçin, nasıl diye sormaksızın inanmayı, doğru bir inanmanın şartı saysak da, kıblemizin bilgisinde derinleşme arzusundan alıkoyamayız kendimizi.

Bu merakla, ilk atamız Hz. Âdem’e (as), milletinden olmakla övünç duyduğumuz Hz. İbrahim’e (as), İbrahim’e bir erkek çocuk vermek suçuyla evini terk etmeye mahkûm edilen Hz. Hacer’e (ra), onun oğlu Hz. İsmail’le (as) birlikte bugün Safa ile Merve adlarıyla bildiğimiz mekânın kıyıcığına bırakılışlarına, o kuş uçmaz kervan geçmez bölgede bir başlarına kalışlarına, teslimiyet ve rızık aramadaki gayretlerinin bir ödülü olarak Zemzem’in verilişine dair hikâyelerin içinden geçeriz.

Bu hikâyelerle, Kâbe’nin, gökle bağlantılı olduğunu, yedi kat göğün üstünde ve arşın altında bulunan Beyt-i ma’mur/Darrah’ın onun üstünde durduğunu, dolayısıyla onun arşın altından, yerin yedinci katına kadar uzanan kozmik bir sütun hükmünde bulunduğunu öğreniriz.

Bu sütunla yerle göğün birleştirilmesinin, Mutlak’ın yeri de mülk olarak onaylaması ve kutsaması anlamına geldiğini de anlarız. Kutsalı, Allah’ın elinin görünmesi, kudretinin tezahürü, nazarının dokunması olarak aldığımızda ise o kutsal sütunun da arzın tümünün kutsallaştırılması işlevini yüklendiğini öğreniriz ve artık biliriz ki: 

-Kâbe’nin temeli, Tur-i Sina, Tur-i Zeytun, Lübnan, Cudi ve Hira dağlarından getirilen taşlarla ilk insan tarafından yükseltilmiş, cenneti ve ona duyulan özlemi sembolize eden kozmik taş/Hacerü’l-Esved (Hz. Âdem’in kürsüsü) aracılığıyla da cennetle ebedi bağlantısı kurulacak şekilde işaretlenmiştir.

-Kâbe, mekânı (dünyayı) ahiretin köprüsü olarak vaz’ eden semavi bilginin temsili; o köprünün sûretidir. Mekke’nin hükmü (hem köprünün hem de hayatları o köprüyle ilişkilendirilenlerin korunması anlamında) korunak olmasıdır; diğer bir söyleyişle KâbeMekke’nin, Mekke ise Kâbe’nin mütemmim cüzüdür.

Kübik bir görünüme sahip olan Kâbe, ka’b kökünden gelen özel bir isimdir. Ka’b ise; yüksek olmak, dört köşe şeklinde olmak, tomurcuklanmak demektir.

Çatısıyla gök kubbeyi, tabanıyla yeri, dört duvarıyla kozmik alemin dört yanını simgeleyen kübik Kâbe, yuvarlak dünyaya mutlak bir zıtlıktır, öte’ye (ahiret’e) bakan aşkınlıktır; yuvarlağın sınırsız uzamında yuvarlağa karşıtlıktır.

Formunun matematiksel kesinliğiyle yuvarlaktaki sonsuzluğu (uzamsal konumuna göre) sınırlarken, kare yüzeyleriyle de o sonsuzluğu ayrı düzlemlerde çoğaltarak sürdürür. Kâbe’nin, yeryüzünü arşa bağlayan kozmik sütun oluşunun nazari karşılığı da tam buradadır: Yüzeylerinde sonsuzluğu kesintisiz olarak sürdüren formun ulaşacağı nokta, sonsuzluğun en sonunda, yani arşta ya da arşın maverasındadır.

Nefsimizin merakı neticesinde elde ettiğimiz bu bilgilerle, görmeyi bilmeye tercih eder hâle gelerek Kâbe’ye kavuştuğumuzda; ilk tavafın heyecanını yatıştırınca, gerçekte onun bizim zarfımız ve mazrufumuz olduğunuidrak edip, onun bizim, bizimse onun kalbinde yer aldığımızı keşfederiz.

Çünkü tavafta Hacerü’l-Esved’e kâlp yönümüzü vererek, saat yönünün tersinde döndüğümüzü ve dolayısıyla her bir dönüşle adeta zamanı geriye doğru eksiltip, ilk Amentü’nün hatırlanma anıyla ve bu anı temsilen Hacerü’l-Esved’le başbaşa kaldığımızı, bu kez yakîn bilgi olarak fark ederiz. 

...Ve merak etmenin, ana hikâyeleri öğrenmenin, Kâbe ile yakîn temasın sonucunda, bu üç durumun da son tahlilde bizim varlığımıza, kimliklenmemize yönelik olduğunu anlarız ki, Kâbe, kıble bilgisi diyerek aradığımız şey aslında kendimizin “kendilik bilgisi”nden başka bir şey değildir.

Bunu Giorgio Agamben’in kelimeleriyle ifade edecek olursak:

“Bilinmeyeni bildiğimizde bildiğimiz o değil, aslında kendimizdir.”