İslamcılığı “Genelde insanların, özelde Müslümanların problemlerine Din'in içinden irfanî bir tutumla çözümler üretme eylemi” olarak aldığımızda, İslamcıların niyet ve gayretlerini de hem uhrevi kazanım hem de dünyevi planda adalet, ahlak merkezli bir huzur ve istikrar arayışı olarak değerlendirmemiz mümkündür.

“Din ve irfan” kavramlarının olduğu yerde “arayış”tan söz edebiliyorsak, aynı zamanda değişmez bir öz ile sürekli yenilikten söz ediyoruz demektir ki, bu yanıyla İslamcılığın vaz geçilemez yönelişini de nass'a yaslanan bir yenilikçilik olarak nitelememiz gerekir.
Bu durum ise ilim/bilgi ehlinin üzerinde ittifak ettiği (kast edileni kendinde açık eden) kavramların varlığını, eğer yoksa bunların türetilmesini, var ama atıl iseler bugünün anlayışına göre yeni içerikle tedavüle konulmalarını iktiza eder.
Bu konuda asıl sorun ise, insanlık tarihinde çok yaygın olarak kullanılan ve dolayısıyla gündelik hayatın sürekliliği içinde yer tutan kavramların serüvenidir. Bunlar, herkes tarafından bilindiği vehmiyle yerli yersiz kullanılarak hem bilgi kirliğinin nedeni olmuşlar hem de ilgili toplumsal tecrübelerin üst üste binmesiyle adeta yerinden oynatılamaz, yeniden şekillendirilemez birer maddi kütleye dönüşmüşlerdir.

Günümüz İslamcılığının dilemmasını oluşturan “devlet” kelimesi bunlardan birisidir.
Konuyu “günümüzle” sınırlandırdığıma göre, söz konusu kavramın doğuşu, ilk (sosyal) içeriği ve bunun aşırı çeşitlenmesi (dolayısıyla kirlenmesi) üzerine konuşmayı (bu köşenin sikletini de gözeterek) ötelemiş; “dilemma” olarak niteleyişimize göre de bunun nedenlerini öne almış oluyoruz.

Öncelikle günümüz İslamcılığı, genelde “devlet”, özelde “İslam devleti” kavramına mahsus, kimi (şahıslara bağlı ve kısa süreli) güzel uygulamalar dışında somut (uzun soluklu ve kendisinden sonraki uygulamalar için model oluşturabilecek) bir örneğe sahip değildir.

Emîrü'l-Müminîn sanını kullanan Hz. Ömer (ra), fetihlerde bir zorluğa düşmemek için Beytü'l-Mal'i güçlendirmiş, fethedilen yerledeki mahalli yöneticileri görevlerinde bırakarak onların başına Müslüman bir emîr ile mali işlerden sorumlu bir âmil atamış, fethin devamı için yeni garnizonlar kurmuş, askerler için maaş sicili oluşturmuş, sahipsiz ya da sahipleri tarafından terkedilmiş toprakları kamulaştırmış, sahipli toprakları vergilendirmiş olsa da, Hz. Peygamber'in (sav) sahabesi, arkadaşı, akrabası ve halifesi olmakla yaptığı (yeni) uygulamalar, “antikete”ye (Nebevî olana) dahil edilmiş ve dolayısıyla bunlardan hareketle, müesses bir “İslam devleti” tanımı üretilmemiş; diğer bir söyleyişle İslam şeriatı devlet ve onun yönetimi düşüncesine, uygulamasına indirgenmemiştir.
Öte yandan, Hz. Osman'la (ra) başlayan ilk fitne hareketlerini, Hz. Ali'nin (ra) hilafetini gasbeden Emevîler'in sultanlığı benimsemesini takiben, Müslümanlar geniş bir mülke hakim olmanın ve onu rakipsiz olarak yönetmenin de verdiği rahatlıkla “Devlet nedir, İslam devleti nasıl olmalıdır?” sorusunu sorma ihtiyacı duymaksızın, “devlet neden olmalı, mülk kimler tarafından ve nasıl yönetilmelidir?” sorusunun cevabında derinleşmeyi tercih etmişlerdir.

Nitekim Fârâbî siyaset felsefesi, el-Mâverdî İslam hukuku, İbn Haldun tarih/sosyoloji planında bu tercihte karar kılarken, Nizamü'l-Mülk, İbn Zafer, Ebü'n- Necîb Şeyzerî, Şeyhoğlu Sadrüddin Mustafa vd. de yazdıkları siyasetnâmelerde onların yolunu izlemişlerdir.
Moğol istilaları ve Haçlı seferleriyle birlikte başlayan parçalanma, İslam mülkü içinde belli noktaların işgale uğramasıyla Fıkıh'taki Daru'l-Harb, Daru'r-Ridde, Daru's-Sulh ve Daru'l-Küfür tanımlarına işlerlik kazandırırken, ancak 16. yüzyılın sonlarında tartışılmaya başlanan “modern devlet”le birlikte, söz konusu kavramlar eşliğinde “Devlet nedir, İslam devleti nasıl olmalıdır?” sorusuna cevaplar aranmaya başlanmıştır ki, bu yanıyla bilahare modernist İslamcılar tarafından daha vurgulu olarak sorulmaya başlanılan mezkur soru, içsel bir zorunlulukla değil, modern dünyada İslam'ın devlet ve yönetim anlayışına da bir yer açma kaygısını içerdiğinden selefî, tepkici ve radikal bir mecraya evrilmiştir.

Bunlara, bir cihan imparatorluğunu kaybedip, Anadolu yarımadasına sıkışıp kalmanın yol açtığı ruhsal çöküntüyü ve bunun doğurduğu kompeksi de eklediğimizde günümüz İslamcıları için devlet'in neden bir dilemma olduğu sanırım daha iyi anlaşılacaktır.
Osmanlı sonrasında Müslüman coğrafyanın neredeyse tamamı Müslüman olmayanlar tarafından şekillendirilip, Müslümanların ya halkı Müslüman ama yönetim şekli ve yöneticileri Müslüman olmayan devletlerde ya da azınlık olarak halkı ve yöneticileri Hristiyan olan ülkelerde yaşamak zorunda bırakılmalarıyla Daru'l-harb, Daru'r-ridde, Daru's-sulh ve Daru'l-küfür kavramlarının işlevlerini yitirmeleri, içeriklerinin de giderek belirsizleşmesi söz konusu dilemmayı pekiştirmiştir.

Haliyle, günümüz İslamcıları, “demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti”nin belirlediği esaslara göre kurulan ve siyaset yapan AK Parti'nin iktidarını söz konusu dilemmayı giyinmiş olarak, hiçbir düşünsel hazırlık da yapmaksızın idrak ettiklerinden kendilerini yep yeni sorunların içinde buluvermişlerdir.



+

Son gelişmelerden anlık haberdar olabilirsiniz.
Yenisafak.com bildirim ile, web sitesine girmeden de haberleri takip edebilirsiniz.