Yazarlarİbret almazsan ibretlik olursun İdrisînin kısa hikayesi

İbret almazsan ibretlik olursun: İdrisî’nin kısa hikâyesi

Zekeriya Kurşun
ZekeriyaKurşunGazete Yazarı

Günümüzde bölgemizde yaşanan olaylar 20. Yüzyılın başındaki pekçok olayla benzerlik gösteriyor. Zira o gün de güçler dengesi ve bölgesel düzen yeniden oluşuyordu ve paylaşım kavgası yaşanmaktaydı. Osmanlı Devleti’nin artık tarih sahnesinden çekilmesi isteniyordu ve Batılı büyük güçlerin hesaplarının yanı sıra durumdan istifade etmek isteyen hesapsız muhterisler de ortalıktaydı.

Fransızlar Kuzey Afrika’nın bir bölümünü, İngilizler Mısır’ı işgal etmişlerdi. İtalyanların gözü ise Afrika’da son Osmanlı toprağı olan Libya üzerindeydi. Kızıldeniz ve Basra Körfezi üzerinde kıyasıya bir gizli mücadele veriliyordu. II. Abdülhamit, imparatorluğunu kurtarmak için bir taraftan Fransızlar ile uğraşırken, Mısır’ı tahliye etmek için İngilizler ile bitmeyen pazarlıklar yapıyor, İtalyanlara karşı da Libya’yı tahkim ediyordu.  Batılılar, sözde 1856 Paris Anlaşması'ndan beri taahhüt ettikleri “Osmanlı toprak bütünlüğüne olan saygılarını” dile getiriyor ama işgalleri hukukileştirmek için de geri durmuyorlardı. Bu yüzden Sultan'ın dikkatlerini başka konulara çekiyor, imparatorluğun farklı noktalarında sorunlar çıkartıyorlardı.

REKLAM

MAKALEYİ SESLİ DİNLEMEK
İÇİN TIKLAYIN
Zekeriya Kurşun : İbret almazsan ibretlik olursun: İdrisî’nin kısa hikâyesi
Haber Merkezi01 Ekim 2017, PazarYeni Şafak
İbret almazsan ibretlik olursun: İdrisî’nin kısa hikâyesi yazısının sesli anlatımı ve tüm Zekeriya Kurşun yazılarının sesli anlatımı Yenisafak.com Yazarlar Sesli Makale Köşesinde!


DEVLET KURMA HAYALİ

Osmanlı toprakları üzerine bir kâbus gibi çöken puslu havadan istifade ile devlet kurma hayaline düşenler veya düşürülenler vardı. İşte hikâyemiz de burada başlıyordu: Seyyid Muhammed İdrisî’yi duydunuz mu bilmem. Duymadınız ise de yadırgamam. Zira birkaç satıra bile konu olmadan tarihin çöplüğünde yerini aldı. Ama hikâyesi hiç de yabana atılacak cinsten değildi. Tam da günümüze ışık tutacak ibretlik bir hikâye.

Seyyid Muhammed İdrisî, bir Osmanlı sancağı olan Asir’de yaşayan ünlü bir mutasavvıfın oğluydu. Üstelik her yerde saygı görmesini sağlayan bir özelliği daha vardı. Ailesi Fas tarafında yaşayan Hasenîlere yani Hz. Peygamber’in sülalesine dayanmaktaydı. Gençliğinde Osmanlı devletinin imkânları ile atalarının yurdu olan Kuzey Afrika’yı dolaşmış, Mısır’da, Ezher’de de iyi bir eğitim almıştı. Eğitimini tamamladıktan sonra Yemen’e bağlı Asir bölgesine, baba yurduna geri dönmüştü.

REKLAM

Oldukça zeki ama muhteris bir kişiliği vardı. Kimler ile oturup kalkmıştı, nasıl bir misyon üstlenmişti bilinmiyordu fakat mevcut siyasi şartları ve Osmanlı devletinin içinde bulunduğu sorunları tartıp biçtiği ve bundan istifadeye niyetlendiği anlaşılıyordu. Bir sufî olarak babasının sadece müritlerinin eğitimi ile meşgul olmasını yeterli bulmuyordu. O ailesinin nüfuzunu kullanarak Asir bölgesinde bir devlet kurmaya niyetlendi. Etrafına topladığı bir kısım maceraperest ile gölgesinde yaşadığı devlete isyan etti. İsyanda adamlarına dağıttığı altınlar finans kaynaklarını ele veriyordu. Anlaşılan İngiliz işgalindeki Mısır’da yaşarken bu isyanın planları yapılmıştı. Kızıldeniz’de Fransız, İngiliz ve İtalyan silah tüccarları da İdrisî’nin kolayca silahlanmasını sağlamışlardı.

İSYAN VE HÜSRAN

1908 yılında, Osmanlı merkezinden oldukça uzakta ama Haremeyn’in hemen yakınlarında böyle bir fitnenin ortaya çıkması devleti endişelendirdi. Alınabilecek tedbirler tartışılmaya başlandı. Hem bölgedeki Osmanlı yöneticileri ve hem de merkezdekiler farklı farklı fikirler ileri sürüyorlardı. Sonunda bir dizi askeri ve sosyal içerikli tedbirde karar kılındı. Daha sonraki yıllarda 150’likler arasına konulan Süleyman Şefik Paşa da bu tedbirleri uygulamak üzere Asir mutasarrıflığına tayin edildi ve kısmi bir sükûnet sağlandı.

REKLAM

Bu sırada Osmanlı devletinde felaketlerin habercisi olan bir şey daha yaşandı. II. Abdülhamit tahttan indirildi. Yürüttüğü siyaseti ile devlete bağlılığını sürdüren bazı çevrelerde yönetim aleyhinde kıpırdanmalar başladı. Seyyid İdrisî de fırsatı kaçırmayıp merkezi hükümetin uygulamalarını protesto edip Asir’de büyük bir isyan başlattı. Alınan askeri tedbirler ile isyan bastırıldı ama İttihatçılar II. Meşrutiyet'in hürriyetçi havası içinde herşeyin çözüleceği zannıyla isyancıları affederek büyük bir hata yaptılar.

Günümüzde etrafımızda yaşananlara ne kadar da benziyor hikâyemiz değil mi?

Aynı sıralarda İngilizler gibi İtalyanlar da İdrisî’den istifade etmeye kalkmışlardı. Libya’yı işgal etmeden önce hükümetin dikkatlerini başka yöne çekmek istiyorlardı. Nitekim verdikleri destek ile onu yeniden isyana teşvik ettiler. Başarılı da oldular, hatta bu yüzden hükümet Libya’daki askerleri Yemen’e sevk edip bölgeyi İtalyanlara karşı savunmasız bıraktı. Devlet birkaç ateş arasında kalmıştı. Ancak büyük kayıplardan sonra bu ikinci isyan da bastırılmış, İdrisî’nin bağımsızlık arzusu ertelenmişti.

REKLAM

İstanbul yeniden kısır tartışmalara dönmüştü. Merkezi idarenin güçlendirilmesi, mahalli idarelerin yetkisinin genişletilmesi, yeni seçimler gibi konular dikkatleri asıl tehlikeden uzaklaştırıyordu.

Seyyid İdrisî’nin umudu ertelenmişti ama aynı zamanda Osmanlı merkezi hükümetinin ne yapabileceği de test edilmişti. Bu gelişmeler, hükümetin uygulamalarından rahatsız olan Şerif Hüseyin’e cesaret, İbn Suud’a bağımsızlık için umut ışığı verdi. Nitekim Osmanlı devleti bu zaaflar içinde I. Dünya Savaşı’na girdi.

PEKİ, SONUÇTA NE OLDU?

İdrisî önce kendisini cesaretlendiren İngilizlerin baskısına maruz kaldı. Ardından tahrik ettiği diğer bölge güçleri arasında sıkıştı ve nihayet mehdilik dahil bütün iddiaları söndü. Kendisini besleyenlerin elinde oyuncak oldu. Devlet kurmak istediği alanlar İngilizlerin hâkimiyetine geçti. Ama daha trajik olanı ise şuydu:

REKLAM

Büyük Savaş'ın sonunda bölgenin tümüyle emperyalistlerin eline geçtiğini görünce efendilerine şöyle seslenmişti: “Arapların birleşip, birbirlerini idareleri mümkün değildir. Onları idare edecek güçlü bir iktidara ihtiyaç vardır. Kendi dinlerine mensup olmayan bir idareyi de kabul etmezler. Şayet İtilaf Devletleri benim nasihatimi dinleyecek olurlarsa bütün Arap bölgeleri yine Osmanlı Devleti'ne terk edilmelidir.

İşte tarihimiz yüzlerce ibret sahnesi ile doludur. Bunlardan herkes ders çıkarmalıdır. Zira “ibret almazsan ibretlik olursun.”