| Türkiye'nin birikimi... |
|
|
|
|
Sadece onları...
Dün kısaca, Başbakan Ecevit'in Öcalan'ın infazını erteleyen kararda yer alan "rehineler" paragrafına nasıl kolay ısındığından ve bu kategoriyi genişletmek arzusunun bir sonucu olarak işe HADEP'ten nasıl başladığından söz etmiştik. Bugün bu önemli ve tehlikeli arzunun karşı taraftan, yani HADEP tarafından nasıl görüldüğüne bakalım. Radikal'in dünkü sayısında Neşe Düzel'in yine ilgiyle okuduğumuz bir röportajı yer alıyordu. Düzel'in bu hafta seçtiği kişi, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Feridun Çelik'ti. Başkan bu göreve HADEP listesinden seçilerek geldi. Son genel seçimlerden birkaç gün önce kendisiyle Diyarbakır'da ben de görüşmüş ve herkesin yaptığı gibi seçimi beklemeden kendisini ben de peşinen tebrik etmiştim. HADEP'in büyük bir farkla seçimi kazanacağını, rakip partilerin adayları da dahil olmak üzere herkes biliyor ve söylüyordu. Tahmin edeceğiniz gibi şehrin en çok seçmene sahip partisinin fazla bir seçim hazırlığı yaptığı da yoktu. Zaten istese de yapamıyordu. Seçim öncesi her şehir gibi Diyarbakır da partilerin afişleri ve filamalarıyla donatıldığı halde, birkaç duvar yazısı dışında HADEP'in adına rastlanmıyordu! Neyse, seçimler geçti ve iki yıllık tarihimiz, bazı çevrelerin öngörüsünü yalanlayan bir biçimde, şimdilik HADEP'li belediye başkanları ile yoluna devam ediyor. Neşe Düzel'in "Pazartesi Konuşmaları"nın bu haftaki bölümü bütününde çok önemli; Öcalan olayının Diyarbakır'dan nasıl göründüğü hakkında okurlara epeyce malzeme veriyor. Ama konuşmada öyle bir cevap var ki, bu "rehineler" meselesiyle de yakından ilgili olduğu için o bölümü özellikle aktarmak istiyorum. Düzel, Feridun Çelik'e "şehit ailelerinin tepkileri hakkında" ne düşündüğünü soruyor. "Bu sorular bana sorulmamalı" diye söze başlayan Çelik'in sonraki cümleleri şöyle: "Ben aslında bu röportajı bir bütün olarak iptal etmek istiyorum. Bunun yarın getireceği sıkıntıları hesaba katabiliyor musunuz? Bu konuşmalara, tartışmalara kamuoyu hazır mı?" Pekiyi, Kürt vatandaşlara "Barış" için düşen bir görev yok mu? Çelik'in cevabından bir bölüm: "HADEP olarak bizler de ortamı yumuşatmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bir lafımızı dört biçip öyle söylüyoruz. Bizim eylemlerimizden dolayı bu barış sürecine bir şey olmasın diye çok hassas davranıyoruz. Kamuoyumuz bazen bize siz niye konuşmuyorsunuz diye tepki de gösteriyor." Feridun Çelik'in "Ben aslında bu röportajı bir bütün olarak iptal etmek istiyorum" demesi bana çok anlamlı geldi. Bütün bir röportaj boyunca söylediklerinin sakıncalı bir yanı tabii ki yok. Ama ya "sakıncalı" bulunursa? Ya bu açıklamalar Ecevit'in "çıplak uyarısı"nın dışına taşan bir gayret olarak değerlendirilirse? Bir toplumun bu türden kuşkularla yaşayabilmesi, bir yerlerde uzlaşabilmesi, cılız da olsa hissedilen bir umudu gerçekleştirmesi mümkün müdür? Onbinlerce genç, kimsenin kendisine inandırıcı bir biçimde açıklaması mümkün olmayan bir "savaş hali" içinde telef olurken "rehin" alınan sözün yolu yine mi kapalı? Yine konuşmayacak ve derdimizi anlatmak için yine bunca yıldır şiddete çare olmaya hiç niyetlenmemiş basma kalıp söylevlere mi başvuracağız? Ben samimi olarak şuna inanıyorum: Gönüllü olarak "söz"ün arabuluculuğuna davet çıkarmayan hiçbir çatışmanın -hele günümüzde- galibi yoktur. Devletler arası olmayan bir "savaş hali"nde bir "galip"ten söz etmek hepten anlamsızdır. Kim galiptir? Beşbin çocuğunu her gece rüyasında gören cehah mı, yoksa yirmibin çocuğunun kokusunu unutamayanlar mı? Sorun bakalım Edirnekapı Şehitliği'nde gözyaşları içinde elindeki torbadaki bir kutu margarin ve iki paket makarnayı kameralara gösteren anneye, kendisini bu savaşın "galibi" olarak görüyor mu? Sorun bakalım, "Benim müvekkillerimin onu kafaları parçalanarak cezaevlerinde öldürüldü" diyen Feridun Çelik'in müvekkillerinden birisinin annesine acaba kendisini "mağlup" olarak görüyor mu? Hiç şüphe yok, Türkiye'nin geçirdiği yirmi yıllık dönemin hiçbir "galibi" yok; herkes, ama herkes "mağlup". Büyük kısmı yirmili yaşları devirmemiş onbinlerce kaybın olduğu bir "hal"in "galibi" olur mu? Şimdi onun için "söz"ün önünü açmanın zamanıdır. Şimdi onun için tarafların kendilerini çoşturdukları "millet" sözcüğünün yerine meselelere çok daha soğukkanlı bakmamızı sağlayacak olan "toplum" sözcüğünü geçirmenin zamanıdır. "Millet" bize daima "savaş hali"ni, "toplum" büyük ölçüde her zaman "barış hali"ni çağrıştırır ve bizi o "hallere" sürükler. Tabii ki "toplum" da "sütliman" bir hayatın sahnesi değil, o da kendi "kavgaları"yla karşımızda. Ama hiç değilse, "silah"ın kapatılıp, "söz"ün salınıverdiği ve onbinlerce gencin hiç değilse ayakta kalabildiği bir sahne. Başbakan'ın "çıplak uyarıları"nda önemli bir bölüm daha var: "Önemli iki unsur var" diyor Ecevit ve şöyle devam ediyor: "Birincisi bölücü terörün yeniden canlandırılması, ikincisi ise Öcalan hakkında infaz sürecinin ertelenmesinin bölücü akımı siyasallaştırma yolunda gayretlere yol açmasıdır. Bu iki unsur çok önemli, bunları kabul edemeyiz." Doğru, "önemli iki unsur"dur sözü edilenler. Ama insaf, bu "iki unsur" aynı ağırlıkta, aynı özenin gösterilmesi gereken ve dolayısıyla aynı ağırlıkta sözü edilip çekinilmesi gereken "iki husus" mudur? Bana sorarsanız, bunlar hiç de aynı ağırlıkta olan unsurlar değildir. Nedeni basit. "Birinci unsur"un ülkeyi ne hale getirdiği, şehit ya da değil onbinlerce gencin ailesini nasıl perişan ettiği ortadadır. "İkinci unsur"un ne olduğunu zaten kimse açıklıkla bilmiyor bile. Bu "siyaset" ayrılıkçı bir siyaset midir, yoksa idari ya da siyasal bir ademi merkeziyetçi bir siyaset midir tam olarak bilmiyoruz. Oysa "terör"ün ne olduğunu hepimiz eksiksiz olarak öğrendik. Eğer yine bana soracak olursanız, öyle ya da böyle, eğer sorun "siyaset"se, yani nasıl bir "ortak yaşam" kuracağımızın kurallarının "söz"ü merkeze alarak "ortada" (yani bir bakıma "dağda" değil!) belirlenmeziyse bu "unsur"un "terörün canlanması"yla kıyaslanabilecek bir yanı yoktur. Nasıl olur, nasıl tartışılır, nerelere varılır bilemem; ama ikna aracı olarak "söz"ün seçildiği ve ellerin tetik tutmaya tövbe ederek "oy pusulası"na uzandığı bir ortam doğrusu bana hiç de lanetlenesi bir ortam gibi gelmiyor. Bir kez siyasetin erdemini ve sorunları çözmekteki marifetini tanısak sanıyorum Başbakan'ınız da bu kadar yorulmayacak. Son söz olarak belki şunu söyleyebilirim: Benim derdim yalnızca, ama yalnızca, dağda bayırda öte dünyaya yolcu ettiğimiz binlerce gencimizden ibaret. Ne yazık ki, artık işler bundan böyle çok iyi de gitse, "Barış" da olsa onlar bizden çok uzaktalar, onlardan bir haber alamayacağız. Onlar için tek dileğim, onları bebekliklerinden itibaren seven, koklayan, doyamayan yakınlarının uzun ömürlü olmaları; uzun yaşasınlar ki "Millet"e ve "toplum"a değil sadece onlara "hakiki" gelen yavrularını hatırlayarak daha uzun yaşatabilsinler...
kbumin@yenisafak.com
|
|
| Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya | Kültür | Yazarlar |
| İnteraktif: Mesaj Formu | ABONE FORMU | İNTERNET TARAMA FORMU | KÜNYE | ARŞİV |
|