T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Durmak durulmaktır!

"Biraz düşünün bakalım, şimdi bu işin sonu nereye varmış bulunuyor?!"

Geçen haftaki yazımızı bu suâlle sona erdirmiştik. Ne var ki okurlarımızdan bazıları biraz olsun düşünmek yerine, adını bile ilk kez duyduklarını söyledikleri ve "Şeyhüslam mı neymiş?!" şeklinde tahfif etmekten çekinmedikleri bir zâtın (Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi'nin) görüşlerini durup dururken gündeme getirmeye çalışmanın kimseye faydası olmayacağını ihtar etmeyi seçtiler.

Haklarıdır... Madem ki işleri güçleri başlarından aşkındır, madem ki aslında konuşacak daha ciddi meselelerimiz vardır, madem ki uzun bir süredir yağmur yağmamaktadır, madem ki yağdığında da ortalığı sular-seller alıp götürmektedir, o halde "Böylesi meseleleri kaşıyıp durmanın kime ne faydası olabilir ki?!" diye sormakta kimi okurlar niçin haksız olsunlar?!

Lâkin -ne çare ki!- günceli gündemine almak yerine gündemini güncele taşımaya alışmış bir adama bu tür ihtarların bir faydası olmaz, olmuyor da zaten. Evet ne yalan söyleyelim, tam da durup dururken böylesine eften-püften (!) bir meselenin içinde buluverdik kendimizi... Ve yine durup dururken birşeyler karalamayı tercih ettik.

Durmasa, daha açıkçası bir yerde durmayı seçmese, insanoğlu konuşamaz. Her konuşma durup dururken yapılmak zorundadır; durmadıkça/durulmadıkça konuşulamaz çünkü. Konuşan durmalı ve durup dururken konuşmalı... Durdukça konuşur insan ve konuşabilmek için durmaya ve durulmaya ihtiyaç duyar. Binaenaleyh her adımda durmayı bilmeli, bilmiyorsa öğrenmeli... Bazı safdiller alay ededursunlar; kişi, yeri geldikde -Mehter-i Hümayun gibi- iki ileri, bir geri gidebilecek bir üslûba sahip olmanın derinliğini kavramalı...

Keşke hep "durup dururken" konuşabilsek! Keşke biraz durmayı, durulmayı bilsek! Keşke durmadan durulamayacağımızı biraz olsun -evet, "biraz olsun"- idrak edebilsek! (Şimdi, Descartes'in -hani o İmam Gazâlî'nin el-Munkızu min'ed-Dalâl adlı eser-i muhalledinden müstefad (!)- ünlü Metod Üzerine Konuşmaları'ndan birkaç satır aktarmanın tam yeriydi ama ne benim buna mecalim var, ne de böyle aktarımlar yapmanın bir faydası...)

Kimse durmak istemiyor; kimse durdurulmak da istemiyor... Nitekim Necip Fazıl merhûm, kollarını bir makas gibi iki yana açarak "Durun ey kalabalıklar! Gittiğiniz bu yol çıkmaz sokak" dediğinde, bu ihtarı duyanlar arasından kaç kişi hitabın kendisine yapıldığını varsaydı sanıyorsunuz?!? Kalabalıklar, gerçek muhatabın kendisinin kesinlikle içinde olmadığını zannettiği meçhûl bir gürûhun adı değil miydi?

Kalabalıklar, ah şu kalabalıklar!

Bir defasında yazmıştım, o halde şimdi tekrarlamaktan niçin kaçınayım? Kalabalık, bir Arapça sözcüğün Türkçe bir ek alarak üretilmiş hâli: galebe-lik! Kalabalık, galebe çalanların varettiği canavar... İnsanoğlu kendisinin ürettiği bu canavardan hiç kurtulamamış tarih boyunca... Çaresiz kendisine galebe çalanlarla boğuşup durmuş... Gücünün yetmediğini anladığında galebe çalanların oluşturduğu meş'ûm kalabalık'a katılmış... İstisnalar vukû bulmamış da değil... Nitekim kalabalıklarla boğuşmak ister istemez hep yalnız adamların işi olmuş... Kalabalıklar hep galip gelmiş, yalnız adamlar da çaresiz hep mağlûbiyetin (yenilmenin) o herkese nasib olmaz şerefiyle teselli bulmuşlar... Galipler galebe çaldıkları için galipler her dâim "çoğunluklar" olmuş...

Galebe-lik galiplerin çocuğu... Bu nedenledir ki galebe-lik iktidarın anahtarı... Evet, galebe-lik gürültünün adresi... galebe-lik âcizlerin ilticagâhı... galebe-lik sırtını akıntıya dayayanların kaykayı... galebe-lik durmasını bilmeyenlerin bahanesi... galebe-lik sürat... galebe-lik başdönmesi... galebe-lik kolaycılık... galebe-lik menfaat... galebe-lik aslında galebe çalmak değil, galebe çalınmak... Bu yüzden galebe-lik hakikatte mağlubiyetin ta kendisi...

Kalabalıklar akıyorlar ve fakat akıp akıp durmuyorlar, durduruluyorlar, döndürülüyorlar, dolduruluyorlar, dolandırılıyorlar...

Niçin kendiliğinden durmayı bilmez kalabalıklar?!?

"Durmak" anlamaktır da ondan!

Kalabalıklar anlamayı istemedikleri için durmazlar, duramazlar... Ancak ve ancak durup dururken anlayabileceklerini bir türlü kabullenmek istemezler... Her daim akarlar... hep akarlar... durmadan akarlar... Kazaen duracak olurlarsa buharlaşıp yok olurlar ve işte o an, durdukları an bütün aslî vasıflarını kaybederler... ortada galebe-lik'ten filan eser kalmaz...

İmdi, çaresiz yine bir suâlle bitirmek zorundayız yazımızı: "vâkıf olmak (bir şeyi anlamak)" ile "vakfe yapmak (bir yerde durmak)" arasında ne gibi bir alâka vardır?!?


17 Ağustos 2001
Cuma
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED