|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Deprem doğal bir âfet: İki yıl önce bugün Marmara bölgesini vurdu ve binlerce evi yerle bir ederek onbinlerce insanın ölümüne yol açtı... O vesileyle 'deprem ülkesi' olduğunu keşfeden Türkiye, o gün bugündür, yer sarsıntılarıyla baş etmeye çalışıyor. Eski sıklıkta olmasa da, belli aralıklarla, ülkenin bir köşesinin depremle sarsıldığı görülüyor. 17 Ağustos depremini canlı yaşayanlardan biriyim. İstanbul'daki bir dâvetten geç saatte çıkmış, ailemin kaldığı Çınarcık'a doğru kendi kullandığım otomobille yol alırken, Yalova meydanında depreme yakalanmıştım. Sonrası tam bir kıyamet manzarasıydı. Birkaç dakika öncesine kadar içinde insanların uyudukları evler, karton oyuncaklar gibi, yere yığılıp kaldılar. Sıcak yaz gecesi en az ölçüde giyinerek yatağa giren insanlar, deprem ânında, oldukları gibi evlerinden fırladılar. İlk elde kendi canını kurtarmaya çabalasa bile, birkaç saniye sonra çoluk-çocuğunun derdine düşerek dövünmeye başlayanlarla doldu sokaklar. Depremin dehşet verici ilk dakikalarına kendi gözlerimle tanıklık ettim. Türkiye eski ve yıpranmış bir toprak parçası üzerinde oturuyor, âfetin her türlüsüne açık bir coğrafya burası. 17 Ağustos 1999 depremi, buna rağmen, ne kadar hazırlıksız olduğumuzu yaşatarak öğretti. Elektrik, su, telefon gibi temel hizmetler ilk anda iflâs etti. Enkaz altında kalanlara ulaşmada gecikildi. Yaralılar ve ölülerle doğru dürüst ilgilenilemedi. Binlerce kilometre uzaktan yabancı kurtarma ekipleri yetişti de devletin ilgili birimleri bir türlü organize olamadı. Türk toplumunun özverisi bir kez daha göz kamaştırdı: Bireyler, hizmet âşığı vakıflar, seçmene saygılı belediyeler muhtaç duruma düşenlerin yanına koşmakta fazla gecikmedi. Aradan geçen iki yıl, 'deprem ülkesi' keşfine rağmen, iyi kullanılamadı. Prefabrik evler henüz kalıcı konutlara dönüşmedi; binlerce insanın çadırlarda hayat sürdürdüğü biliniyor. Kent planlaması konusunda kalıcı tedbirler alındığı söylenemez. Deprem sonrası açılan mahkemeler bile sonuçlanamadı. Dünyanın her tarafından yağan yardımların nereye harcandığı belli olmadığı gibi, 'deprem konutu' adını taşıyan yapılanmaların basit bir sarsıntıya dayanacağı kuşkusu da ilgililer tarafından dile getiriliyor. Türkiye'nin, depremi, bir 'dönüm noktası' olarak değerlendiremediğine kuşku yok; bunun da sebebi, depremle olağanüstü bir dönemde karşılaşılmasıdır. Devletin ve Kızılay gibi yarı-resmi kuruluşların yetmediği noktalarda devreye giren sivil girişimler, olağanüstü dönemin özellikleri yüzünden, deprem bölgesinden püskürtüldüler. Aş, ekmek, battaniye, çadır gibi ihtiyaçları karşılayan dernek ve vakıflar, ilk günlerin sıcaklığı geçer geçmez, faaliyet göremez hale getirildiler. Oysa, deprem vesilesiyle başlayan çalışmalar kalıcılık kazanabilir, sağlıklı bir 'sivil toplum' örgütlenmesine gidilebilirdi. Olmadı. Akamete uğrayan bir başka şey de, deprem vesilesiyle bölgeye yağan yardımların devleti şeffaflığa zorlamasıydı. Başlarda kapıldığı utançla açıklama yapma ihtiyacı duyan devlet birimleri, sivil örgütlenmeleri engeller engellemez, bildik umursamaz tavırlarına geri dönmekte gecikmediler. Deprem sonrasında içeride ne kadar yardım toplandığını, ülkeler, uluslararası kuruluşlar ve yabancı hamiyyetperverlerin ne gönderdiğini bilen kimse yok. Depremzedeler, önceki gün, Çankaya Köşkü'ne çıkarak, Cumhurbaşkanı Sezer'den devleti şeffaf olmaya dâvet etmesini istediler. Depremi yerinde yaşadığım gibi arada geçen iki yazı da deprem bölgesinde geçirdim; bu satırları da bir köy câmii enkazına bakarak yazıyorum. Uğradıkları âfetin psikolojik etkilerini insanlar hâlâ üzerlerinden atabilmiş değiller. En ufak bir olağandışılık herkesi evlerinden fırlatıyor. En büyük etki ise çocuklarda fark ediliyor. Devlet vermekte zorlandığı psikolojik danışma hizmetini sivil topluma bırakmaya da yanaşmıyor. Depremzede kendisini sahipsiz hissediyor. İş hayatı ekonomik krizden önce deprem yüzünden durmuştu, son altı aydır yaşananlar bölgeyi bütünüyle felç etti. Üzerinden iki yıl geçen depremden geriye bozulan moraller kaldı, bir de bakan adı taşıyan bulvarlar... Bir gözlemci olarak söyleyebilecek durumdayım: Ekonomik kriz depremin devlete güveni sarstığı bir zeminde bu denli ürkütücü bir seyir izliyor. Deprem karşısında yetersiz kalan devlet, dışlamak yerine, sivil toplumun önünü açsaydı, ekonomik krizle baş etmek de daha kolaylaşırdı. Umut, deprem karşısında ne yapacağını bilememiş, ülkeyi krizlerden krize sürükleyen hantal sistemden kurtuluşta.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |