T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Gölgesi ne de çoktur arasokakların...

Bu hafta vaktimin çoğunu okur mektuplarını okumaya ayırmış oldum bir kere... Dolayısıyla "kadının yeri" (!) meselesi de ister istemez üzerinde biraz daha durmayı gerektirecek bir keyfiyet kazanıverdi şu son bir hafta içinde...

Merak etmeyiniz, aklına esenin estiği gibi estirdiği rüzgârlardan etkilenip kadınlar çalışmalı mı, okumalı mı ya da okumak ve çalışmak yerine evinde oturup dikiş-nakışla mı uğraşmalı gibilerinden cansıkıcı konularda bilgiçlik taslayacak, haddim olmaksızın sizlere beylik nasihatlerde bulunacak değilim. Bu sütunun müdavim okurları bilirler ki ben üzerime vazife olmayan (!) konularda konuşmayı sevmem; üstelik galebelikleri doğrudan ilgilendiren konuları benim pek o kadar ilgi çekici bulmadığım da ma'lûmdur!

O halde ne yapmaya çalışıyorum? Evet... niçin, "kadın" meselesinde bugün için pek öyle kolay kolay hazmedilemeyecek birtakım görüşleri aktarıp sıradan okurun canını sıkacak meselelere işaret etmeyi bir marifet addediyorum?!?

Hemen belirtmem gerekirse, şahsen herhangibir sorunla salt "muhtevası" itibariyle ilgilenmeyi tercih etmedim bugüne değin... Hakkında mürekkep sarfettiğim sorunları salt "muhtevası" itibariyle ve tabii ki onları fiilen çözüme kavuşturmak amacıyla kendime sorun da edinmedim, bilakis bir sorun'un yine bir "sorun" olmak itibariyle nasıl ele alınabileceği üzerinde durmak, mümkün olduğu kadarıyla gerçekten de üzerinde konuşulmaya değer sorunları bulup ortaya çıkarmak, hele hele bir kere ortaya çıkmayı başarmış iseler o sorunlara dâir nasıl ve ne sûrette esaslı suâller sorulabileceğini araştırmak nedense bana oldu olası daha sağlıklı bir yol gibi göründü.

Sahici sorunlar üzerinde kalem oynatmak hiç kuşku yok ki takdire şâyândır ve fakat o sorunların "sahiciliklerini" nasıl kazandıklarını adam gibi bilmek kaydıyla... Binaenaleyh bir sorun'un herhangibir emr-i vâkiyle önümüze bırakılması sebebiyle ve bu emr-i vâkinin tesiriyle ister istemez lafazanlık yapmak durumunda kalmak başka birşey; galebeliklerin rağmına bir sorun hakkında "soru sahibi" olmak çok daha başka birşey! "Soru sahibi" olmak, bizâtihi "sorun sahibi" olmak değildir. Çünkü sorularımız –sanıldığının aksine– sorunlarımız hakkında değildir.

Sorunlarımız olmasa da, sorunlar bizim olmasa da sorularımız olmalı, bizim sorularımız olmalı...

Ya cevaplar?

Cevapları yazmak –söylemek zorundayız ki– kendi sorunları olmak bir yana, bizâtihi kendi soruları dahî olmayanların şânındandır. Çokluk insanlar cevap sahibi olmayı isterler ve bu nedenle hazır cevapların satılageldiği dükkanlardan onları almakta pek ziyade tehâlük gösterirler. Cevap sahibi olmak –kabul etmeliyiz ki– insana güç verir, ona cevabını bildiği sorunlar hakkında konuşmak imkânı sağlar, böylece sahte soru(n)larla dolu zihinler nezdinde kendisinin iknâ ediciliğini artırır; bu nedenle soru sahibi olmak yerine, cevap sahibi olmayı tercih edenlerin sayısı çoktur. Oysa sorunlarımız olmasa da, sorunlar bizim olmasa da sorularımız olmalı, bizim sorularımız olmalı... Bu yüzden de cevap sahiplerinin değil, soru sahiplerinin adları bulunmalı defterimizde.

Kalabalıkların defteri olmaz... Kalabalıklar defter tutmaz... Kalabalıklar arasokaklara sığmazlar, bu nedenle kalabalıklar arasokaklarda dolaşmayı sevmezler... Onlar anacaddelere aittir. Anacaddeleri bellemek gerekmez, dolayısıyla kalabalıkları salt dolaştırmak yeterlidir anacaddelerde... yanıp yanıp sönen ışıklar... parlak vitrinler... ağzı laf yapan iyi giyimli satıcılar... ve asla sahiden sahip olunamayan çözümler...

Dikkatle bakarsanız, ellerinde defter olanların her dâim arasokaklarda dolaştıklarını, anacaddelerde seyretmek yerine, –"çıkmaz" bile olsa– arasokaklarda yalnız başlarına gezip dolaştıklarını, hatta bazen bir sokak köşesine öylece çöküp kaldıklarını görürsünüz.

Gölgesi ne de çoktur arasokakların... Köşebaşlarındaki lambaları bile pek yanmaz oldu olası... Biraz serin, hatta soğuktur... Ceset doludur her yer... cesetler... evet, kokmuş... şişmiş yaşlı cesetler... kimi zaman da yakışıklılığından hiçbir şey kaybetmemiş olduğu halde kaldırımlarda yatan genç cesetler... Kaldırım kenarları su birikintileriyle değil, kandan oluşmuş gölcüklerle istilâ edilmiştir sanki... Birkaç garip kılıklı adam ellerinde kalem ad kaydetmekle meşguldürler günler-geceler boyunca... Diriltmeye çalışırlar orada-burada yatan binlerce ölüyü... başları bir sokaktan, vücutları bir sokaktan, ayaklar-elleri ise yine başka bir sokaktan toplarlar... Ölülerle konuşanları da vardır aralarında... Sessizce... gülümseyerek... başlarını okşayarak... ellerini öperek... hürmetle ölülerle konuşan garip kılıklı garip adamlardır bunlar... Olur a, bazıları bazen yollarını şaşırırlar da anacaddelere çıkmak gafletinde bulunurlar... Geri döneni pek görülmemiştir... Hemen ve orada, görüldükleri ilk yerde linç edilirler kalabalıklarca... Kalabalıkların hiç mi hiç tahammülü yoktur arasokakların bu garip kılıklı garip adamlarına... Bağışlamazlar bu yüzden onları...

Ben bu tür kazalara pek aldırmam da hep neye yanarım bilir misiniz?! Zavallıların ellerindeki o küçük defterlere... Kendileri geri gelmediklerinde, bilmek gerekir ki defterleri de geri gelmeyecektir! Gelmez de nitekim.

Oysa gölgesi ne de çoktur arasokakların!


18 Ağustos 2001
Cumartesi
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED