|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bayramın ikinci günü Brüksel'e geldim. AB'nin Laeken Zirvesi'nden 48 saat sonra… Buna aslında Brüksel Zirvesi demek, daha doğru olacaktı. Çünkü, Laeken Brüksel'in bir semti. Özelliği, 18.yüzyılda yapılmış olan Kraliyet Sarayı'nın orada bulunması. Ankara'da bir zirve yapılsa ve o zirve Çankaya'da toplansa ve ona Çankaya Zirvesi denilmesi ne ise; Laeken Zirvesi de o hesap. Laeken'in Brüksel için asıl özelliği ise ünlü Heysel Stadı ile Atomium bulunduğu semt olması. 'Avrupa başkenti'nin kuzeyinde, Anvers yolunda bir semt… Laeken'den Türkiye için önemli, çok önemli sonuçlar çıktı. AB'nin yapısını belirleyecek ve 'AB Anayasası'nı hazırlayacak olan Konvansiyon'a Türkiye'nin de davet edilmesi çok anlamlı. AB'nin 15 üyesi, 2002'de isimleri açıklanacak 10 yeni üye ile birlikte 2004'te 25'e çıkacak. Romanya ve Bulgaristan'a verilen 'üyelik perspektifi' ise 2007. 15 üyeye ek, Türkiye ile birlikte 13 aday üye var. Aday üyelerin Türkiye dışında kalan tümü 'tam üyelik müzakereleri'ne başlamış durumdalar. Tek istisna, 'Kopenhag siyasi kriterleri'ni yerine getirmediği için Türkiye. Ancak, Laeken'de hem Türkiye, 'AB Anayasası'nı hazırlayacak Konvansiyon'a dahil edilerek, hem de 2002'de 'tam üyelik müzakereleri'nin kendisiyle de başlatılacağını ima eden ifadelerle, AB'ye 'üyelik perspektifi'ni elde etmiş sayılır. Laeken'den sonra, Türkiye'nin kendi eliyle 'AB trenini raydan çıkartması'ndan başka yol kalmıyor. Laeken'in bir başka ve belki Türkiye'de gereğince farkedilemeyen önemli sonuçlarından biri Yasir Arafat'ın 'Filistin Yönetimi'nin Başkanı' olarak AB tarafından tanındığının ilan edilmesi idi. İsrail Başbakanı Ariel Sharon'un Arafat'ı 'artık tarih' diye nitelemesinin, İsrail hükümetinin Arafat ile 'ilişkileri kestiğini' açıklamasının ve İsrail'in son iki hafta içinde Washington tarafından 'şımartılması'nın ardından, Brüksel'den Arafat'a ve Filistinliler'e çok değerli bir 'bayram hediyesi' gelmiş oldu. Brüksel-Laeken'in Arafat'ın direncini güçlendirmiş ve 'manevra alanı'nı genişletmesi gerekiyor. Türkiye'nin, Amerika ile 'yakın ilişkileri' ve aynı zamanda Ortadoğu'da İsrail ile sahip bulunduğu 'özel konumu'nu, Arafat ve Filistinliler lehine bir 'koz' haline getirerek, diplomaside ön alması şart. Yani, Türkiye, AB ile bu konuda 'diplomatik safını' sıklaştırmalıdır. Bülent Ecevit ile İsmail Cem, nihayet Washington yolunu tutacaklar. Kafalarını 'Irak saplantısı'ndan kurtarıp, Amerika'nın İsrail yanlısı tutumuna 'eleştirel' bir tavır getirmek zorundalar. Kayda geçirmek üzere, bazı rakamları, Türk diplomasisine de yararlı olabileceği düşüncesiyle sıralayalım: Batı Yakası ve Gazze'nin 34 yıllık işgali, Filistin ekonomisini mahvetmiş durumdadır. Filistinliler'in kişi başına yıllık ortalama geliri 1000 dolar. İsrailliler'in ise 16 bin dolar. Bu, bir Filistinli için günde 3, bir İsrailli için 48 dolar demek. İsrail'e verilen ve İsrailliler'in işgale karşı ayaklanmayı bastırmak amacıyla birçoğunu kullandığı silahların değeri 40 milyar dolar. İsrail'in yıktığı Filistinliler'in evlerinin sayısı 2000. Onbinlerce zeytin ağacı ise İsrail buldozerleri tarafından söküldü. Hapishaneye girip çıkan Filistinliler ise tüm bir genç kuşağı kapsıyor. Filistin Yönetimi, tarihi Filistin topraklarının yüzde 78'inde İsrail Devleti'nin varolma hakkını tanıyor. 2.5 milyon Filistinli için kalan yüzde 22'lik bölümde bir Filistin Devleti'nin kurulmasının sancıları bunca yıldır sürüyor. Amerika'nın 1979'dan bu yana İsrail'e verdiği mali ve askeri yardım tutarı 100 milyar dolardan fazla. Bu rakam arttıkça, Batı Yakası, Doğu Kudüs ve Gazze'deki Yahudi yerleşimci sayısı da artmış. Bu rakam, 1979'da 12,000 iken; şimdi 350,000'den fazla. İsrail'in Dördüncü Cenevre Konvansiyonu ve 20 BM Güvenlik Konseyi kararının aksine, 1967'den bu yana İsrail'in Batı Yakası ve Gazze'de 150 yerleşim merkezi kurdurduğu belirlendi. 2001'de kurulan Yahudi yerleşim merkezi sayısı 10. Oysa, uluslararası hukuk, bir ülkenin vatandaşlarının, işgal ettikleri topraklarda 'kolonist' olmalarını yasaklıyor. Bu durumda, Batı Yakası ve Gazze'de Yahudi yerleşimciler ve işgal altında tutulan Filistinliler için iki ayrı hukuk uygulanıyor. El-Aksa İntifadası'nın başlangıcından bugüne geçen 14 ay boyunca, 800 Filistinli öldürüldü. Bunların, 150'si çocuk. 16,000 Filistinli ise yaralandı. Bu rakamlar, aynı süre içinde, nüfus orantılarıyla hesaplandığında, 56,000 Amerikalı'nın ölmesi, 1,600,000 Amerikalı'nın yaralanması anlamına geliyor. İsrail, 20'si çocuk 220 insanını kaybetti. Bu da, yine nüfus orantılarına göre, 10 bin dolayında Amerikalı'nın hayatını kaybetmiş olması demek. Türkiye, BM Güvenlik Konseyi'ndeki son Amerikan vetosunda rağmen; Filistinliler ile İsrailliler arasında 'uluslararası askeri gözlemciler' yerleştirilmesi talebini desteklemelidir. Rakamların ortaya koyduğu bu 'gaddarlık'tan Filistin halkını korumak ve aynı şekilde masum insanların 'intihar saldırıları'na kurban gitmesini önlemek için, bu gerekli hale geliyor. Bu arada, gerçekten garip bir dünyada yaşıyoruz. Brüksel'deki bir mahkeme kararına göre, 1982'deki Sabra-Şatila Filistin mülteci kamplarındaki katliamdan ötürü İsrail Başbakanı Ariel Sharon 'savaş suçlusu' olarak Belçika'da soruşturma altında. Yani, Sharon, Brüksel'e ayak basarsa tutuklanabilir. Oysa aynı Sharon, Washington'da Beyaz Saray'a kabul ediliyor. Brüksel'in arka çıktığı Filistin Yönetimi Başkanı Yasir Arafat ise, İsrail tanklarının kuşatması altında, Ramallah'ta İsrail'in elinde adeta 'rehin'; çıkıp Brüksel'e gelemiyor. Biz Türkler, hem Brüksel'e hem Washington'a gidebiliyoruz. Ama, Washington üzerinden Brüksel'e varmak yerine; Brüksel üzerinden Washington'a ulaşmak daha doğru; daha tercih edilmeli…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |