|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Siz haklısınız... Kafka'nın Prag'ında, ya da yüzlerinde yorgunluk, bezginlik, soğukluk okunan insanların yekün tuttuğu Hamsun'un Oslo'sunda değil, adlı adınca İstanbul'dasın... Nicedir bir kuzey ülkesi soğukluğu, kasveti, ruhsuzluğu. Kemal Tahir olsaydı, "Ne oluyoruz arkadaş?" derdi. Selefin (bu sütunun önceki sahibinin) 1981 tarihli bir anlatısında da belirtmiş olduğu gibi, bir "yabancılaştırma efekti" gibi sarıyor bu kent insanı. Daha gündüzden kararıyor ortalık, sokak lambaları gündüzden yanıyor, kepenkler erkenden, aynı anda ve gürültülerle iniyor. Bize, bizim olmayan uyduruk bir zamanla avunmak düşerken, ne insanlar, ne yerleşik düzen, hiçbiri, ama hiçbiri gidermeye yetmiyor insan tekinin o korkunç yalnızlığını ve acılarını. "Uygarlığın bize göre olmadığını" böyle böyle daha mı iyi anlıyor insan? Batı, Cemil Meriç'in de altını çizdiği gibi, "sıkıntı"dan ve bireysel bencillikten zarar gördüğü için kurumsallaştırmış bunu. Şatafatlı adlar takmış sonra. Aile demiş, parti demiş, sınıf demiş. Yıldönümleri, yaşdönümleri, bayramlar, günler, geceler, kutlamalar. Ardından bu kurumların gölgesinde her cinayeti işlemiş. İstanbul'a bakıyorum. Kapkara gökyüzü. Kapkara bloklar. Mutsuz çehreler. Üstüne üstlük bir de yağmurun soğuk, gri, kasvetli karanlığı. Sokaklarda, kaldırımlarda, bulvarlarda şaşkın, saralı, idrak yoksunu solucanlar gibi dolaşan insanlar. Nedir aradıkları? Oradan, "Başka bir şey" diye atılıyor Fatma İnayet. Başka bir şey. Dünyayı tanıma, anlamlandırma isteğinin, yalnızca bir "istek" olmadığını tanıtlayan bir şey mi? Bugün bayramın ikinci günü üstelik. Siz okuduğunuzda üçüncü olacak. Bayram biter, (varsa) tatilciler döner, okullar açılır, hayat normale döner diye bekliyorsanız, nafile! Bu kez Noel telaşesi başlayacaktır ki, telaşenin de ötesinde bir çılgınlık, bir maskaralık, düpedüz bir yüzsüzlük yarışı. Vitrinler ışıklı çam ağaçlarıyla donatılacak, alışveriş merkezlerinin kapısına "Noel Baba" kılıklı elemanlar dikilecek, büyük mağazaların girişinde "hindi tevzi" standları açılacak ve birbirinden nefret eden, birbirinin ayağını kaydırmayı varoluşunun gereği sayan, muasır medeniyetler seviyesine yaklaştıkça sapıtıp başkalaşan ve kuzey insanı bencilliğini takınan insanlar yeni yılın "tasa ve kıvancını" paylaşacak. Gülünç. Bir o kadar da acıklı tabii. Bugün "Nerede o eski bayramlar" edebiyatından gına geldiğini anlatıp, güya meseleyi "ti"ye alacaktım; bu niyetle oturmuştum masaya. Ahvali görünce vazgeçtim. Eski bayramların kokusu, tadı, rengi, sesi (Eski bayramların sesi, evet; Can Dündar yazdı) kalmamış, siz haklısınız.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |