T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Dem bu demdir...

Toplum olarak da, aydınlar ve elitler olarak da geleceğe projeksiyon yapmak, geleceği okumak gibi bir alışkanlığımız yok. Çünkü günübirlik yaşıyor ve sadece vaziyeti kurtarma kaygısı ile hareket ediyoruz.

Oysa böylesi bir hayat, hayat değildir; bayattır; koftur. Böylesi bir hayatı yaşamaya mahkum olan toplumlar, elbette ki, gelecek konusunda kafa yoramazlar.

Gelecek konusunda kafa yorabilmek, her şeyden önce geçmiş'e ve şimdi'ye hakim olabilmekle; geçmiş'in ve şimdi'nin bilgisine, ruhuna, dinamiklerine, imkanlarına ve zaaflarına vakıf olabilmekle, sözün özü her şeyden önce ve öte kendi olabilmekle doğru orantılı bir şeydir.

Geçmiş'inden ve şimdi'sinden bihaber olan toplumlar, hem kendi imkanlarından ve zaaflarından, hem de içinde yaşadıklarını sandıkları dünyanın imkanlarından ve zaaflarından bihaberdirler. Böyle bir toplum, asla kendi olamaz. Kendi hayatına bile kendisi yön ve çeki düzen veremez.

Kendi olamayan bir toplum, "başkası" da olamaz. Kendi imkanlarını, dinamiklerini, zaaflarını farkedemeyen bir toplum, zaman ve tarih dışında yaşadığını örtük bir şekilde itiraf ediyor demektir: O yüzden kendi imkanlarını, dinamiklerini ve zaaflarını farkedemeyen bir toplum, içinde yaşadığını sandığı dünyanın imkanlarını, dinamiklerini ve zaaflarını da asla kavrayamayacak; dolayısıyla sürgit başkalarının yönlendirmelerine, müdahalelerine ve "oyun"larına açık ve müsait bir toplum olmaya mahkum olacaktır.

Geçmiş'e ve şimdi'ye hakim olan toplumlar, tarih ve zaman dışında yaşamıyor; tam tersine tarih ve zamanın içinde yaşıyor demektir. Tarih ve zamanın içinde yaşıyor olmak demek, tarihe ve zamana her zaman müdahale edebilme imkanına sahip olabilmek demektir.

Tarih ve zaman dışında yaşayan toplumların, tarihe ve zamana müdahale edebilmeleri, yön ve çeki düzen verebilmeleri elbette ki hayaldir. Bu tür toplumların yapabilecekleri tek şey, olsa olsa tuhaf hayaller görmekten ibaret olabilir. Ancak bu hayallerin, her daim hayaletlere dönüşmesi kaçınılmazdır.

Türkiye'nin 200 yıldan bu yana yaşadığı serüven, kendi olmamak için direnme; kendine ait olan her şeyi yoksayma, dolayısıyla kendi'nden nefret etme ve kendini inkar etme serüvenidir. Elbette ki, kendi'nden nefret eden, kendini inkar eden, kendi dinamiklerini dinamitleyen bir ülke, başkaları tarafından da kolaylıkla inkar edilecek, hakir görülecek ve her tür "hakaret"e maruz kalacaktır. Kendi'ni ciddiye almayan, kendinden nefret eden, kendini inkar eden bir ülkenin başkaları tarafından ciddiye alınabilmesi elbette ki imkansız bir şeydir.

Türkiye, kendi olamadığı ve kendi olmak gibi bir kaygı da taşımadığı için sürgit kendi gölgesinden korkuyor. Kendi gölgesinden korkan bir ülke, kendi imkanlarını, dinamiklerini ve insanını bile kem gözle gören paranoyak tavırlar ve davranışlar geliştiren, patolojik (hastalıklı) bir ülke demektir.

Birazcık insanlık ve uygarlıklar tarihinden, sosyal bilimlerden haberdar olanlar, kendi gölgesinden korkan, kendi dinamiklerini dinamitlemeyi marifet sanan, kendi insanına, dolayısıyla kollektif hafızasına, tarihsel birikim ve deneyimlerine bile şaşı ve ürkerek bakan bir ülkenin geleceğe güvenle bakabilmesinin imkansız olduğunu çok iyi bilirler.

Türkiye, kendi gölgesinden (dolayısıyla kendi insanından, dinamiklerinden) korkmak yerine kendi imkanlarını, dinamiklerini ve zaaflarını da görebildiği ve kendi insanına güvenebildiği andan itibaren, bu toplumu kimse durduramayacaktır.

Oysa bugün, Türkiye'nin, bu ülke insanının kendine özgü bir sıçrama yapabilmesini mümkün kılabilecek bir ortam var dünyada: Dünya'ya 400 küsur yıldır çeki düzen veren Batı kökenli kavram ve kurumlar, dünyada yaşanan sorunları, açmazları açıklama güçlerini büyük ölçüde yitirdi: Küreselleşme ve küreselleşmenin zihinsel ve kültürel dinamiklerini ve duyarlıklarını üreten postmodern söylemler, Batı kültürünün insanlığa umut ve ufuk açıcı bir gelecek vaadedemeyeceğinin somut olarak kanıtlanmasından başka bir anlam ifade etmiyor.

Foucault, Batı'da "insanın / öznenin ölümü"nden; Baudrillard ise "toplumun iptali"nden sözeder. Öte yandan Hinduzim, Budizm, Şintoizm ve Taozim gibi doğu dinleri ve kültürlerinin, Batı kültürüne eklemlenmeye, Batı kültürü tarafından tüketilip yutulmaya müsait oldukları kanıtlanmıştır.

Böylesi bir ortamda, insanın onuru, şahsiyeti, ahlakı, akıl, fikir ve beden hürriyetinin korunması konusunda ısrar eden, Batı kültürünün her şeyi izafileştirici, dünyevi olanı putlaştırıcı ve insanı haz alan ama sahiciliğini yitiren bir nesneye dönüştürücü saldırısına, insanın insanı, toplumun toplumları sömürmesine direnebilecek gücü ve dinanizmi olan, insanın iç ve dış dünyasını aynı anda anlamlı kılan müslümanlıktan başka sahici bir din, özgür ve özgürleştirici bir dünya tasavvuru kalmadı yeryüzünde.

Müslümanların tam da tüm dünyaya sahih, sahici ve insan onurunu, kişiliğini, ahlakını koruyucu bir şeyler söyleyebilecekleri bir zaman diliminde bizim kendi gölgemizden korkmamızın, konjonktürel rüzgarların ayartıcılığına teslim olmamızın ve bulunduğumuz yeri muhkemleştirmek ve daha bir çağdaşlaştırmak yerine terketmemizin hiçbir izahı, mantığı, geçerliliği olamaz.

O yüzden "dem bu demdir", diyorum.


30 Mayıs 2001
Çarşamba
 
YUSUF KAPLAN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED