T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R

Askerin duruşu

Yaşanan süreçte askerin duruşunda altı çizilecek bazı hususlar var. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

-Asker, sistem üzerinde etkin görünmeme noktasında belirli bir duyarlılık gösteriyor. Son krizde bu hususta özellikle titiz davranıldığı gözlendi. Hatta kamuoyunun beklediği "hakem rolü"nü bile belirgin bir nezaket içinde, adeta farkedilmeyecek çerçevede yapma özeni gösterildi. Bu, 28 Şubat sürecindeki bağırgan varoluştan çok uzak bir durum. Peki bu durum içinde, misyonunu yerine getirmiyor mu? Elbet getiriyor, ama sistemi asker gölgesine sokmadan... "Beyaz Enerji operasyonu" ile ilgili olarak gündeme gelen "Jandarma gerilimi"nde de Genelkurmay, "bakan üstü çizme" söyleminin arkasında durmadı. Bu da bir jestti.

-Askerin, özellikle Org. Kıvrıkoğlu ile başlayan, "Yolsuzluk Ekonomisi" üzerindeki hassasiyeti dikkat çekiyor. Ancak bunun daha dikkat çekici vasfı, yolsuzluklar konusundaki hassasiyetin, askeri kesimlere yönelik herhangi bir koruma içgüdüsüne yönelmeden sergilenmiş olması. Dün, Radikal'de Murat Yetkin, bir generale atfen, "et alımından silah alımına kadar her alanda özel bir duyarlılıkla hareket edildiği"ni bildirdi. Aynı general, Kıvrıkoğlu'nun "yolsuzlukla mücadele doğrultusunda toplumun şevkinin kırılmaması için her iddianın üstüne gidilmesini istediğini" ifade ediyor. Bunun sıcak örnekleri de medyaya yansıyor.

Bu hassasiyet çok önemli, çünkü, hem ta 12 Eylül döneminden bu yana askeri kesimlere yönelik suçlamalar var, (ki bu alandaki soruşturma Anayasa'nın 15'inci maddesiyle mümkün olamıyor) hem de son dönemde yolsuzlukla suçlanan çoğu batık banka ve şirketlerin yönetim kurullarındaki yüksek rütbeli emekli subayların zor durumu güncelliğini koruyor.

Org. Kıvrıkoğlu, daha göreve gelişinin ilk günlerinde, emekli subayların bu tarzda yönetim kurulu üyeliklerini sakıncalı bulduğunu açıklamıştı. Şimdi, bu emekli subaylar, ilgili bulundukları şirket ve bankaların yargılanmaları çerçevesinde sanık sandalyesine oturuyor ve kendilerini savunuyorlar. Asker de, bu yargılanmalar karşısında kendine yönelik bir yıpranma kaygısı taşımıyor.

-Askerle ilgili bir diğer konu ise 28 Şubat süreci çerçevesinde devreye giren bazı operasyonlara ilişkin tavrının henüz tartışılıyor olmasıdır.

Bunlardan birisi FP'nin durumu, diğeri ise başörtüsü konusudur.

FP ana muhalefet partisidir ve üzerinde aylardan beri devam eden, uzadıkça uzayan bir kapanma davası vardır.

Akla hemen "bu işin askerle ne ilgisi var?" sorusu gelebilir. Bu, normalde haklı bir sorudur ama Türkiye için haklılığı sorgulanacak bir sorudur da.

Hemen tüm siyasi platformlarda FP'ye yönelik kapatma dâvâsında da, bu dâvânın böyle aylarca sürüncemede kalmasında da, mahkeme safahatının ötesinde bir planlama olduğu kanaati yaygındır. Genel kanaate göre "FP'nin durumu 28 Şubat süreci ile ilgilidir ve bu süreç yargı sürecini etkilemektedir." Bunun yargı açısından da ağır bir değerlendirme olduğu açıktır ama yaşanan siyasi-hukuki gerçeklik açısından bu kanaatin oluşmasını önlemek de zordur.

İşte bu noktada askerin 28 Şubat'tan bu yana devam eden konumunun belirleyici olduğu iddiaları gündeme geliyor. Belki de böyle bir şey hiç söz konusu değildir. Ancak ana muhalefet partisini "kısıtlı" bir konumda tutan, giderek Türkiye siyasetini "alternatifsiz" hale getiren, bu durumuyla da "siyasi tıkanmalar"ı önleyemeyen bir siyasî mekanizma ortaya çıktığı için, hemen herkes "Neden FP dâvâsı uzadıkça uzuyor?" sorusunun mantıklı bir cevabını bulmaya çalışıyor. Cevap haneleri içinde ise, "sistemin her alanı üzerinde etkili bir gücün tavrı bu sonucu doğurabilir" görüşü çok da test edilmeden paylaşılıyor. Bu değerlendirmenin faturayı askere kestiği açık. Demek isterim ki, eğer gerçekten ima ile olsa bile hiçbir etki söz konusu değilse, en azından halkın yaşananları doğru algılaması bakımından askerin FP üzerinde özel hassasiyeti olmadığı noktasında diplomatik bir dil bulunabilir.

-Aynı şey, başörtüsü olayında da görülüyor. Halk nezdinde bu yasağın arkasında asker iradesi bulunduğu, YÖK'ün yasağı asker hassasiyetine bağlı olarak sürdürdüğü, yoksa 1989'da verilen Anayasa Mahkemesi kararına rağmen 1997'ye kadar üniversitelerin bir çoğunda yasağın uygulanmadığı, herhangi bir olayın da çıkmadığı, yasağın ancak 28 Şubat 1997'den sonra onbinlerce öğrenciyi biçecek bir niteliğe büründüğü kanaati paylaşılıyor. Her şey anlatılsa, halka İlahiyat ve İmam Hatiplerdeki başörtüsü yasağı anlatılamıyor. Bizce, bu yasağın sorumluluğunun da asker üzerine yıkılmasını önleme zamanı gelmiştir. Asker, bu alandaki genişlemeyi hissettirme babında ince diplomatik jestlerde bulunabilir. Bize göre bu da hem sistemin rahatlaması, hem de halk-asker ilişkilerinin daha da iyileşmesi bakımından zaruridir.

Şu aşamada, "Askerin 28 Şubat sürecinde restorasyon için bir üslup geliştirmeye çalıştığını" düşünmek mümkündür sanıyorum. Ancak halkın beklentisinin daha acil bir restorasyon istikametinde olduğunu da belirtelim.


27 Şubat 2001
Salı
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika| Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür

Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED