|
|
|
|
İçinde yaşamanın bazılarının sefa sürmesine ve diğer bazılarının da onların sürdükleri sefanın ceremesini çekmesine sebep olan bu dünyanın metropolitan alanlarında kurulu düzene aykırı davranmak ve mümkünse düzen dışı kalmak bir şeydir; ama aynı dünyanın periferik bölgelerinde karşı duruş göstermeyi başarmak başka bir şeydir. Sistem karşıtı olmanın zengin ülkelerde taşıdığı anlam insan ilişkilerinin gerçek mahiyeti kavranıldığı taktirde yoksul ülkelerde geçerli değildir. Karşı çıkanların ortak kökenleri yoktur ve/veya dünyanın bütün hoşnutsuzları aynı yerden gelip aynı yere gitmezler. İmkânsızlık zengin ülkelerin zenginlik temin ettikleri kaynaktan türüyor. Metropolde yaşayıp da kurulu düzene aykırı bir yaşama yolu izlemek isteyenler önce kendi kolay geçim vasıtalarını nasıl terk edeceklerini keşfetmek zorundadırlar. Çünkü onların "medeni" hayatlarını temin eden çark milyarlarca "vahşi" tarafından harcanan emekle, dökülen ter ve kanla, tadılan huzursuzlukla döndürülmektedir. Gelişmiş ülke adını alan bölgeler gelişmişliklerinin meyvesini, başından beri doğrudan değil, dolaylı olarak yiyorlar. Teknoloji kendisinden geçim temin edilen bir araç olmaktan ziyade temin edilen araçları güvence altına almak için vahşilere karşı kullanılan en esaslı unsur rolü oynamaktadır. Gelişmiş ülkeler İkinci Dünya Savaşı sonrasında sofralarında sükûnet sağlayan dolaylı karakterin pekişmesi için bütün tedbirleri aldılar. Altın para sistemini terk etmek köhne çarkı iyi yağlanmış ve gıcırdamayan bir çarkla değiştirmek demekti. Bu çarka pratikte müdahale edemeyeceğini gündelik deneyimlerinden öğrenen bir metropol mensubu acaba meseleyi teorik (yani bir bakıma ahlâkî) bir yaklaşımla çözme çabasında bulunacak mıdır? Gidiş bu çabanın gösterilmediği, gösterilmek istenmediği yönündedir. Mekanizmanın işleyişine bakıldığında görülüyor ki medenilerin medeniliklerini sürdürebilmeleri sıkıdan sıkıya vahşilerin vahşi kalmaları şartına bağlanmıştır. Vahşilerin medeniler eliyle medenileştirilmelerine gayret edildiğinin söylenmesi bu yüzden samimiyetten yoksun bir beyandır. Söz konusu samimiyetsizliğe bir isim bulmak gerekiyorsa "insan hakları emperyalizmi" dememiz yerindedir. Bu isim o derecede uygun bir isimdir ki zengin ülkenin mensubu olup da yoksul ülkelere haksızlık yapıldığını ortaya atan çevreler bu tezlerini ancak yoksul ülkedeki etkin unsurların kendi himayelerine girmeleri şartı altında savunmaktadırlar. Böylece yoksul ülkelerde yaşayanların zengin ülkelerde zengince yaşayanlar arasında bulunan iki tip patronu ortaya çıkmaktadır. Bazı patronlar yoksul ülkede yaşayanların merhameti hak etmediklerini düşünerek hareket ediyor. Diğer bazı patronlar ise yoksul ülkede yaşayanlara acımanın dürüst bir davranış olduğunu savunuyor. Yoksul ülkelerin etkin unsurları da bu tezlerden birine sahip çıkıp birbirleriyle dalaşa giriyor. Acaba kimin patronu haklı? Yoksul ülkelerde ömür tüketenler gelişmiş ülkelerdekilerin merhametine lâyık mı, değil mi?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |