|
|
|
|
Şu anda iktidarı ellerinde tutan ve Türkiye'yi üç ay içinde iki büyük ekonomik krize sokan "üçlü koalisyon", "meşruiyet"ini, TBMM'deki "çoğunluk"tan alıyor.. Yani bunlar, ne yaparlarsa yapsınlar, arkalarında "sayısal destek" buldukları sürece, "meşru iktidar" konumunda olacaklar. "Temsili demokrasi"yi savunan bizler de, bu meşruiyetin, "parlamento dışı güçler" tarafından tartışılmasına karşı çıkacağız.. Mı acaba? İşte böyle dar-boğazlar var önümüzde.. Biz bu tür meseleleri, daha önce, "kanun devleti" konusunu tartışırken de görmüştük.. Sonunda öğrendik ki, her topluluğun, Afrika kabilelerinin, diktatörlerin ve hatta mafyanın da "kanun"ları vardır.. Önemli olan, "kanun"ların, "evrensel hukuk normları"na uygun olmasıdır.. Demokrasi, insan hakları, çoğulculuk, temel hak ve özgürlükler, "evrensel hukuk"un temel dayanaklarıdır.. Kanunlar, evrensel hukuka uyarlı oldukları zaman, o ülkede, yaşanılabilir bir ortam doğar.. Yani mesele "kanun devleti"ne sahip olmaktan ziyade, "hukukun üstünlüğü"nü sağlamaktır.. Bunun gibi, "meşruiyet" konusunu da çok tartıştık.. Miloşeviç de, devrildiği güne kadar Yugoslavya'nın meşru lideriydi. Saddam da, Irak'ın meşru lideri.. G. Bush da Amerika'nın meşru lideri.. Meşruiyete sahip her yönetim veya kişi, o ülke adına uluslararası anlaşmalar imzalar.. İcrai kararlar alır.. Vergi salar.. vb.. Burada bizim aradığımız, "anayasal demokratik meşruiyet"tir.. Yani sadece "seçilmiş" olmak, "anayasal demokratik meşruiyet"e yetmiyor.. Hukukun üstün olduğu, evrensel demokrasinin kurallarının egemen olduğu, kuvvetler ayrılığına ve sivil toplumun temel kurumlarına saygı gösterildiği bir "meşruiyet" bizim aradığımız.. Bütün bunlar birarada olsa bile, yine de "meşruiyet"in varlığı eksikli kalıyor. Bir de "derin meşruiyet" var.. Şu andaki "Üçlü Koalisyon", ne kadar kriz yaratsa ve hiçbir soruna çözüm üretmese de, Meclis çoğunluğuna dayandığı için "meşru iktidar" mıdır? Devlet ihaleleri hortumlanırken ve bankalar boşaltılırken, bu iktidar olup-bitene seyirci kalsa bile, Meclis çoğunluğu güvenoyu verdiği sürece, meşruiyet korunur mu? Elbet, aldığımız toplumsal ve tarihi derslerin ışığında, artık "askeri darbeler"i veya bazı ülkelerdeki sokağa taşmış ve devlet düzenini tehdit eden "sivil itaatsizlik" örneklerini savunacak değiliz.. Artık öğrendik.. Meclis çoğunluğuna sahip, dediği dedik iktidarlar "meşru yönetim" olarak hüküm sürüyor. Ertesi gün yapılan bir askeri darbeyle, bir cunta meşruiyete sahip oluyor ve eski meşru yöneticiler, yargılanıyor hatta idam ediliyor. Bu yanlış model!.. Gelişmiş demokrasilerde ise, "derin meşruiyet", "istifa", "erken genel seçim" ve "lider değişikliği" gibi kurumlar çalıştırılarak korunuyor. Halk bu koalisyona karşı.. Büyük çoğunluk, bunlar yüzünden yoksullaştı, mutsuz oldu.. Bunlar, iç kamuoyuna da, dış dünyaya da güven vermiyor. "Halk"ı temsil etmiyorlar. Ecevit hükümeti, istikrarın tehdidi olmaktan öteye, istikrara tecavüz etti.. Bu durumda, "derin meşruiyet"i korumak için, gelişmiş demokrasilerdeki mekanizmalar çalıştırılmalıdır.. "Meclis çoğunluğu" bu gibi durumlarda içi boş ve tabansız bir meşruiyet sağlar.. Eğer sadece şekle dayalı "tek boyutlu meşruiyet", bir ülkeyi yönetmeye yetseydi, 1960'tan bu yana yer alan dört askeri müdahale de, toplum ve devlet tarafından, "meşru müdahale"ler biçiminde kabul edilmezdi.. Neticeye gelirsek.. Ecevit hükümeti, derin meşruiyetini yitirmiştir.. "Derin millet" gibi "derin devlet" de, bu hükümetin bazı üyelerinin, "gayrı-meşru" bazı yapılanmalarla ilişkisi bulunduğuna inanıyor. Ayrıca tüm olarak, Ecevit hükümeti, "yönetim refleksi"ni yitirmiştir.. Bunların varlığı, yeni krizlerin doğacağı ihtimalini hatırlatmakta ve istikrarı zedelemektedir. Gitmeleri şarttır.. ŞAKA
Desteğe devam!..
Tekel gazeteleri, son krizde bile "Ecevit-Özkan-Yılmaz" üçlüsünü desteklediler.. Sonunda kriz onları da vurdu.. "Ekler"ini kaldırdılar.. Çalışanları işten çıkartıyorlar.. Bu hükûmet, onların desteği ile iktidarda kalırsa, sonunda "ana gazeteler"i de kaldırırlar.. Sadece patronlar kalır gazetelerinde.. SONUÇ ORTADA
Kuzu gibi bir toplum bu!.. Ülkenin demokrasi sine tecavüz eden "askeri yönetimler"de, ülke yönetimini yüzlerine gözlerine bulaştıran beceriksiz "seçilmiş iktidarlar" da, varlık sebeplerini, "toplumun tepkisizliği"ne dayamaktalar.. "Siyasal İslam" adına sahneye çıkan partilerin, sürekli "kuzuların sessizliği" içinde olduğunu biliyoruz.. Başta kim olursa olsun, "devlete itaat" bu kültürün özünde var zaten.. Bırakın ülke çapında ciddi muhalefeti, parti içi muhalefete bile "fitne" ve gerçeklerin seslendirilmesine "gıybet" diyenler çok var bu kesimde.. Söylemleri ile temsil ettikleri kesimlerin başını belaya sokarken, pek özenli değiller.. Sonuçta İmam-Hatipliler'i, başörtülü öğrenci kızları, devlet karşısında çaresiz bıraktılar. Ama kendi siyasal varlıklarını korumak için, her türlü pazarlığa, indirilmiş tempolu muhalefete ve sıkça "kuzuların sessizliği"ne razı oluyorlar. Siyaseti dine karıştıran "laikçi-kentli" kesim ise, bilinçsiz.. Lambaları söndürüp Susurluk'u protesto ettiler, "Aydınlık" ve "Şeffaf Türkiye" istediler. 28 Şubat askeri rejimi ile, tüm haberler karartıldı.. Alkışladılar. Şimdi de, oy verdikleri Ecevit'in, kendilerini yoksullaştırmasını ve yarına dönük güven duygusunu yok etmesini, sessizce ve şaşkınlıkla izliyorlar. "Tepkisiz toplum", bütün çarpık yönetimlerin en ciddi dayanağıdır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
|
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz. © ALL RIGHTS RESERVED |