T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
'Yenilikçiler' ve 'paradokslar'

'Yenilikçiler'in partileşme çabalarının toplumun geniş kesimlerinde merak ve ilgiyle karşılandığına kuşku yok. 'Girişim'in kendisi bile, Türkiye'de toplumun siyasete duyduğu soğukluk ve umutsuzluğun içinde bir 'iyimser kıpırtı' yarattığı için heyecan verici ve olumlu. Bu bakımdan, 'yenilikçi girişim'in başını çekenler, olağanüstü ağır ve o oranda büyük bir sorumluluk altına kendilerini sokmuş durumdalar. Dolayısıyla, 'yol yakın iken', önlerindeki 'tuzaklar'dan sakınmaları, gerek kendileri ve gerekse Türkiye'deki siyasetin selameti bakımından önemlidir.

Türkiye'de çarpıcı bir 'paradoks' var. Hem her 'yeni' girişim 'statüko'yu hedef alıyor ve 'statüko'yu değiştirme arzusunu ortaya koyduğu oranda bir 'cazibe merkezi' haline geliyor; hem de adeta 'siyasi denklemde yer bulabilmesi' için 'statükoyla uzlaşması' mecburiyeti duyuyor. Buna ayak uyduranın, mevcut partilerden bir farkı kalmıyor, 'cazibe merkezi' olma özelliğini yitiriyor.

Bu 'tehlike', toplumun belli kesimlerinde heyecan uyandıran 'yenilikçi hareket' için de söz konusu. Bu 'tehlike', kendisini 'merkezde yer almak' söylemiyle gösteriyor.

'Merkez'… Ankara merkezli siyasetin terminolojisinde son yıllarda telaffuz edilen adeta 'sihirli' kelime bu. 'Marjinalliğin' karşıtı olarak kullanıldığı gibi, 'statüko'nun 'ön kabulü', bir başka deyimle 'derin devleti rahatsız etmeme'nin 'eş anlamı' gibi de algılanıyor.

Türkiye siyaseti, son yıllarda ve özellikle 28 Şubat süreciyle birlikte neredeyse tümüyle 'Ankara ekseni'ne dayandı. Siyasetin, siyaset olmaktan çıkması, yozlaşması, çürümesi ve toplumun depolitizasyonu da, Ankara eksenli olmasıyla mümkün oldu. Bu nedenle, 'Ankara siyaset terminolojisi'ne esir olmak, 'statüko'ya teslim olmak demektir ve bu kalıp kırılmadıkça, Türkiye'nin önü açılmaz; 'yenilikçiler' de 'yenilik' getiremezler.

'Merkez'in bir başka anlamı, Türkiye'yi bugün çöküntüye getiren oyun kuralları ile 'Ankara siyaseti'. Mesele, 'merkez'de yer almak değil; Türkiye'yi Ankara'nın kalın ama köhne surlarını -1453'te İstanbul'da yapıldığı gibi- aşarak 'merkez'e oturtmak. Siyasetin kalıplarını ve oyun kurallarını değiştirmek…

'Merkez'de yer almanın göstergelerinin başında, 'merkez medya'da 'görücüye çıkmak' geliyor. 'Merkez medya'da ne kadar geniş ve olumlu bir sunumla yer alınırsa, 'merkez'deki yer sanki 'rezerve edilmiş' oluyor. Oysa, Türkiye halkındaki güvensizliğin başında 'merkez medya'ya yönelik güvensizlik geliyor. 'Yenilikçiler' bu tuzağa düşebilecekleri izlenimini veriyorlar.

Biz, bu 'tuzaklar'ı yakın geçmişteki Yeni Demokrasi Hareketi deneyiminden iyi biliyoruz. YDH, ne zaman Siyasi Partiler Kanunu'nun zorlamasıyla Ankara'yı mesken tuttu ve 'meşruiyet kaygısı'yla, 'cari sistemin patronaj ağları içinde kaybolmaya' başladı; diğer partilerden farkı kalmadı. YDH'nın o günleri, 'merkez medya'nın 'sponsorluğu'nda yaşanıyordu. Cem Boyner'e ekranlar ardına kadar açıktı. Büyük gazetelerin sayfaları da ona cömert yer açmışlardı. Hatta Yeni Yüzyıl gazetesi Dinç Bilgin tarafından YDH'yı arkalamak amacıyla yayın hayatına geçirilmişti.

Ankara siyaset ortamı ile İstanbul medyasının ortaklığı, YDH'yı yedi bitirdi. Cem Boyner'in antenleri, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un kapalı kapılar ardında anlattıklarına, Anadolu'nun kılcal damarlarından daha dönük hale geldi.

Kurucu kadrodan Prof.Dr. Asaf Savaş Akat, geçenlerde bir söyleşide, YDH'nın akıbetinden 'halkı sorumlu tutan' bir dil kullandı. Alaylı bir uslupla, "Halkımız madem bizi beğenmedi, bu siyasi rejime müstahaktır" demeye getirdi. Benzer bir zihniyet, LDP Genel Başkanı Besim Tibuk'un www.haberx.com sitesine yaptığı açıklamada da yansıyor: "Pazardan mal alırken armudu 10 kere kontrol eden Türk halkı, 5 yılda bir gelen seçimlerde gereken araştırmayı yapmazsa böyle yerlerde sürünür" diyor. Bunun ve Akat'ın söylediğinin 'tercüme'si, 'Bize oy vermezseniz, böyle olur. Pişman olursunuz' demekten başka bir şey değil.

Bu yaklaşım, halkın kendilerine niçin 'teveccüh göstermediği'ni anlamak ve çözmek, yani Türkiye halkını çözmek yerine, kolaycı bir tepkisellik. Türkiye'yi anlamak ve çözmek ve Türkiye'ye çözüm üretmek, 'yenilikçiler'in de önünde dikilen bir 'dağ'…

Bugüne dek, 'konvansiyonel yöntemler'e daha fazla meyilli olduklarına dair bir izlenim verdiler. Halbuki, yakın geçmişimizin 'en büyük değişimcisi' olduğuna kuşku bulunmayan Turgut Özal'ı Turgut Özal yapan temel özellik, konvansiyonel olmaması ve 'tabu yıkan' özelliği idi. 'Yenilikçiler', bu özellikleri taşıdıkları ölçüde 'cazibe merkezi' kalırlar ve 'yenilikçi' sıfatına hak kazanırlar.

'Yenilikçi' hareket, tanımı belirsiz ve 'statüko' çağrışımı yapan bir 'merkez' uğruna 'İslami kimlik'ten vazgeçmek zorunda da değildir. Tersine, yaratıcı bir 'İslami kimlik' ortaya koyarak, düşünsel planda da 'yenilikçi' gözükmek zorundalar.

Amin Maalouf, son eseri "Les Identites Meurtrieres-Ölümcül Kimlikler"de önemli bir hükümde bulunuyor: "Kendilerinden emin olan toplumlar yansımalarını güven verici, huzur dolu açık bir dinde bulurlar; güvensiz toplumlarsa korkak, bağnaz, çatıkkaşlı bir dinde. Dinamik toplumlar, yenilikçi, yaratıcı bir İslam'da yansırlar; oldukları yerde kalan toplumlar durağan, en küçük değişime bile isyan eden bir İslam'da yansırlar."

Türkiye toplumu dinamik. Durağan ve en küçük bir değişime direnen ise siyasi yapı. Bir 'paradoks' da bu. 'Yenilikçiler'in değerlendirmesi gereken…


15 Temmuz 2001
Pazar
 
CENGİZ ÇANDAR


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | İzlenim | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED