|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
En büyük tezat ekranda
Ekonomik krizin her şeyi altüst ettiği Türkiye'deki belirli kitleler arasında aslında her zaman var olan çelişki, bu kez katlanarak büyüdü. Krizden önce de kaymak tabaka tabir edilen zengin kesim eğlenceyle gününü gün ederken, işsiz, gelirsiz insanlar yaşama mücadelesi verdi. TV'ler de bu çılgın eğlenceleri magazin adı altında bütün topluma lanse etti. Ancak bu iki tabaka arasında krizle birlikte gittikçe daha da büyüyen bir uçurum oluştu son zamanlarda. TV'ler ise, her zamanki gibi Laila eğlenceleri ile yaşamak için çöplüklerden yiyecek bulmak zorunda kalan insanların görüntülerini magazin programı ve haber bülteni olarak olarak birbiri ardı sıra yayınlamaya başladı. Bu da toplum psikolojisini olamsuz yönde etkiledi. TV'lerin yaz sezonunda buldukları her boşluğa magazin programlarını doldurmaları fazlasıyla dikkat çekiyor artık. Öyle ki, artık ana haber bültenleri öncesine bile magazin programları yerleştirmeye başlar oldu kanallar. Haber bültenleri sonrası ise zaten Televole, Klas Magazin, Çok Özel gibi programlara ayrılı. Bu programlar akl-ı selim sahibi bir çok insanı rahatsız ederken, Türk TV'lerini dışarıdan izleyenlere, 'Gündüzlerin sahillerde, gecelerini de barlarda geçiren gamsız insanların memleketi Türkiye' intibaını verir hale geldi. Ancak, madalyonun bir de öbür yüzü var. Aynı kişiler haber bültenlerini izlediğinde bunun tersi bir Türkiye'yi de gördü. Geçinemeyen insanların feryatları, ağlayarak babasına iş isteyen çocuklar, geçim sıkıntısından cinnet getirip çocuklarını doğrayanlar... Televoleler büyük tehlike Nitekim, New York Times'ta Türkiye ile ilgili bir haberde, "İstanbul'da kimi yatlarla gezip Laila'dan çıkmıyor, kimi de çöplerden ekmek topluyor" yorumuna yer veriliyordu. Hiç şüphesiz bu haber için Türkiye'ye gelmeye gerek yoktu. Böyle bir yoruma, Türk TV'lerinin izlendiği her yerde varılabilirdi. Haber üzerine polemikler başladı. Kimi köşe yazarları, bu yorumdan yana tavır koyarlarken, kimileri de bu 'aşikar gerçekliği' ucuz popülizm olarak değerlendirdi. Fatih Altaylı, magazin programlarının tehlikesine dikkat çekerken, "Büyük bölümü baba parasıyla yaşayan, sayıları yüzü bulmayan zirzopu ve oralardaki paraları kapmaya çalışan az sayıdaki lüks fahişeyi Türkiye gerçeği diye gösterirseniz halk tepki gösterir" diye yazıyordu. Ertuğrul Özkök ise, 'sufli popülizm' olarak değerlendirdiği yorumları, gerçeklikmiş gibi konuşmanın bir kıymetinin olmadığını yazıyor ve "Laila'nın kapısına kilit vurduğunuz zaman kriz çözülecek mi?" diye soruyordu. Kutuplardakiler bile bilir Laila'nın kapısına kilit vurulunca gelir dağılımındaki adaletsizliğin çözülüp çözülmeyeceği ayrı bir konu ancak, eğlence yerlerindeki çılgın yaşamla 'gerçek Türkiye' arasındaki çelişkinin giderek büyüdüğünü görmemek için üç maymunu oynamak gerekiyor. Magazin programları aynı şekilde yayınlanamaya devam ettiği müddetçe de, New York Times'te değil, eğer izlenebiliyorsa Kutuplar'daki yerel basında bile, "Bakın böyle garip ülkeler ve beyinleri boş, anlamsız haberlerle dolduran, durduk yerde normal insanların ruh sağlığını bozan ülke TV'leri de var" tarzında haber ve yorumların çıkması işten bile değil. SEYRİ ŞAHANE
Uyuşturucu yerine televole Seyri Şahane sırası bugün Mustafa Nizamoğlu'nda: "Tükenmek bilmeyen televoleler ve televolelere malzeme yetiştiren acaip yarışmalar... Bunları nerdeyse her gün yazıyor ve tartışıyoruz. (Aslında bunların tartışılmaması da gerekiyor. Çünkü, öyle veya böyle neticede reklamları oluyor.) Bütün bu programlar, bildiğimiz tipik uyuşturma politikası. Yani sistemin televizyonlardaki son halkalarından biri. Hiç bir üretimi olmayan, hiç bir şey konuşmayan, hiç bir aksiyonu olmayan, beyinleri hamurlaştıran ve uyuşturan programlar... Son derece dejenere bir takım ilişkiler yansıtılıyor insanlara... En büyük çelişki de bu programların izleniyor olması... Ancak, insanlar bazen beğenmeden hatta tiksinerek de izlerler. Mesela herkes Reha Muhtar'ı izliyor ama haber almak için değil, şov seyretmek için...."
|
|
|
|
|
|
|
|