|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Biliyoruz ki; artık bazı edebiyatçıların da, kitaplarını (ve dolayısıyla imzalarını, hatta kimi zaman kendinden menkul görselliklerini) buz dolabı, çamaşır makinesi, cep telefonu, şampuan, deterjan, ciklet, hijyenik bez vs. gibi tüketim piyasasının dolaşımına sokup pazarlayan, niteliğine aldırmaksızın daha çok satılmasına aracı olan profesyonel reklâmcıları var. Murathan Mungan'ın, "Yüksek Topuklar" adlı son kitabıyla, kitabın da önünde tutulan beden 'misyonu', geçtiğimiz aylar boyunca, bu tür bir organizasyondan fazlasıyla nasipdar oldu. Dediğim gibi, yalnız söz konusu romanın değil; fırsat bu fırsattır diyerek, roman dışı kimi unsurların da (görsellik yanında, yazarın, belki tele-vole proğramlarına konu olabilecek ve fakat estetik bağlamda okuyucuyu hiç mi hiç ilgilendirmeyen yaşama biçimi, cinsel tercihleri vs.) ne tür bir reklâm bombardımanı ile nasıl pazarlandığını biraz hatırlayalım isterseniz.. Aman Allah'ım, o ne ikrah ettirici kampanyaydı öyle: Yüksek Topuklar daha çok 'satılsın', daha çok 'tüketilsin', Murathan Mungan daha çok 'popüler olsun', giderek sözüm ona 'idolleşsin' diye, yazılı medyada ve özellikle bir medya grubunda, –Burada, "özellikle bir medya grubu" ifadesinin altını çizmeliyim; zira, bu iş biraz da "Karaman'ın koyunu..." atasözünü hatırlatacak bir kurnazlığın, hatta bana sorarsanız ikiyüzlülüğün nişânesi olacak kertede tezgâhlanmıştı; aşağıda göreceksiniz!– işi, içinde çeşitli pespayelikler de barındıran bir reklâm ve sözde 'tanıtım' faaliyetine getirip dayadılar ve dahası, bunu, 'toplumsal değerler' bazında, büyük bir 'aymazlık' ve 'ihanet'i göze alarak, özellikle bastıkları kimi fotoğraf kareleri ve satır aralarında toplumun muhayyile, zihin, algı, anlam ve anlamlandırma dünyasında efemineliği, gayliği, eşcinselliği motive edebilecek formda ve dolayısıyla ahlâk alanında derin girdaplara/kırılmalara zemin kazandıracak bir seviyesizlikle yaptılar.. Nasıl mı? Örneğin, Doğan Medya Grubu'nun 5 Mayıs tarihli Hürriyet gazetesinin Pazar ekinin birinci sayfasında, Ayşe Arman'ın yazarla yaptığı röportaj; "M M Yüksek Topuklar'la geliyor" manşetiyle (Hayır; 'M M', Marilyn Monroe'yu değil, Murathan Mungan'ı işaret ediyordu.) duyrulmuş ve sayfa, fonda bir kitaplık, kitaplığın önündeki masada uzanmış ve ayaklarına kırmızı, yüksek topuklu bayan pabucu giydirilmiş bir erkeğin –ki, bu 'erkek', baş kısmı gizlenen M M'den başkası değildi– tuhaf fotoğrafıyla süslenmişti.. Röportajın konusu, ağırlıklı olarak, yazarın kadınların iç dünyalarına –kadınlar, ancak, 'içerden' biri olarak bu kadar tanınır/tanımlanabilir– dair müthiş(!) gözlemleriydi.. Aynı grubun bir başka gazetesi olan Radikal'in 10 Mayıs tarihli Kitap eki de, âdet olduğu üzere, "Murathan Mungan'ın kadınları"na ayrılmıştı.. Bir hafta sonra (12 Mayıs), yine Hürriyet'in Pazar ekinde, "Yüksek Topuklar Company" başlığı altında, kitabın reklâm/tanıtım faaliyeti ve organizasyonun çapı hakkında okuyucunun, yok pardon, 'tüketicinin' zihni aydınlatılıyordu: "İlk gün kitapçılara 50 bin gitti... 100 bilboard kiralandı... 1120 kare fotoğraf çekildi... 20 bin afiş dağıtıldı..." Ve konunun uzmanlarının, böyle sürerse kitap dünyasını kepazeliğe çevirecek değerli(!) görüşleri sıralanıyordu.. "Ya, bütün bunların 'bedeli' ne, n'oluyoruz yani?" gibi, fesatlık ve hasetlik kokan bir soru, tam da zihnimize üşüşmeye başlamıştı ki; sorunun cevabı, aynı günün (12 Mayıs) Radikal gazetesinde karşımıza çıkmakta gecikmedi: Radikal, Metis Yayınları'ndan, içinde romandan alıntılar olan "tam sayfa" (19. sayfa) bir ilân almıştı!.. Şahsen benim için, "koyun"un sonra çıkacak "oyun"u fâş olmuştu... Bir başka açıdan, "Gör beni, göreyim seni" kurnazlığının daniskasıydı bu tezgâh.. Radikal Cumartesi'de, 18 Mayıs'taki Şebnem İyinam'ın "Hızla satılarak bir rekora gitmekte olan Yüksek Topuklar"la ilgili, yine görselliğin öne çıktığı ve argo tabirle 'kıyakçılık' arzeden yazısı da, hiç şüphesiz "işte gördüm seni" yoklamasıydı.. "Company", elbette bunlarla ve bu kadarla sınırlı –tv'ler örneğin– kalmadı: Dedikodu sütunları da dahil, her türden iletişim kanalı ve yönlendirici faaliyet, "Yeter ki; Yüksek Topuklar daha çok satsın, –zaten hiçbir mahremiyet hissi ve hassasiyeti taşımayan– Murathan Mungan daha çok pazarlansın! Reklâm için her şey mübahtır!" mantalitesi ve kaba tabirle, "al takke, ver külâh" ilişkilerle 'kotarıldı'.. Her şey yolundaydı, iyi gidiyordu, roman ve romancı popüler eğlence kültürünün çok tüketilen 'sıradan' bir nesnesi olmayı bihakkın yerine getiriyordu ve fakat, bir gün grubun gazete ve tv'lerinde, "Perihan Mağden geliyor! İki Genç Kızın Romanı çok daha fazla satacak!" gibisinden yayınlar, birilerinin ensesinin kararmasına yol açmakta gecikmedi.. Hemen belirteyim: Gerek takdimi, gerek reklâm ve pazarlanması, gerekse nicel eğilimlere göre konumlandırılışı itibariyle, ister istemez edebiyat alanının ve edebî ölçütlerin dışında kalmaya 'zorlanan' bu romanın da, hem sanatsal ağırlığı hafifleteceğine, hem roman dünyasını artan bir oranda tele-vole türü tutkuların odağı hâline getireceğine, hem de ucuz gayretleri kışkırtarak, tek amacı/ölçütü çok satacak kitaplar yazmakla sınırlı kalan bir tür vitrin manyağı/kokanası popülist 'yazıcı'lar kümesinin oluşumuna hizmet edeceğine inanıyorum. Ee, ne demişler, bu işler sırayla: Dün Kar'ın başına gelen ve yegâne ölçütü "çok satmak" olan bir yapılaşma sonrası, yazarını gündemden düşüren "artık çok satılamama kâbusu", görünen o ki, bugün Yüksek Topuklar'ın başına gelmekte gecikmedi.. Oysa, tek başına nicelik artışı, hiçbir şeydir! Çok tüketilen, çabuk tükenir! Hiçbir reklâm kampanyası, sahihliğin sağladığı derin, kuvvetli ve uzun süreli etkinin yerini alamaz!.. Fakat bu arada, bütün bunlar olup biterken, beni en çok güldüren, 16 Ağustos tarihli Radikal Kitap ekinde çıkan Celâl Üster'in "Eleştirisiz edebiyat..." başlıklı değerlendirme yazısı oldu. Celâl Üster, yazısında, özetle, çok satan (ama bana göre de az okunan) kimi romancıların kitaplarına dair, nitelikli/nesnel eleştirilerin yokluğundan yakınıyordu.. Haklıydı belki, ama; bir roman için yürütülen ve "Niteliği, edebî değeri ne olursa olsun; çok satma, daha çok tüketme, sanal bir imaj oluşturma" gibi, tam da post-modern 'piyasa'yı kışkırtıcı, kirlilikten arınması mümkün görünmeyen ve dahası, böyle giderse, gün geçtikçe daha çok mide bulandıracak olan cilâlı bir kampanyanın paydasında ağırlıklı bir yer tutmuş kartel medyasında, Üster'in yazıklanmalarının herhangi bir anlamı/işlevi var mıydı? Bütün bunların birinci elden müsebbibi, grubun ve grupla birlikte hareket edenlerin akıl almaz, doymak bilmez materyalist 'piyasa' iştahası değil de neydi?.. Bana soracak olursanız; neticede, 'hem kel, hem fodul' bir tabloydu karşımızdaki...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |