Yeni Safak Online...
T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Körlerle sağırlar birbirini ağırlar

Televizyonda "kamusal" alan nedir konulu bir tartışma programı izledim ve "en meşhur kamusal alanımız" olan üniversiteye ilişkin şu değerli bilgiyi öğrendim:

Üniversitelerin baş görevi, eğitim ve öğretimden önce, kamu düzenini korumaktır.

Bunu bir profesör söyledi.

Bir başka profesör "kafa sallayarak" onayladı.

Fikir sahibi profesör "ikna odaları"nın mucidi olarak biliniyor. Onay mevkiindeki ise, Allah nazardan saklasın, çok daha ünlü bir "öğretim elemanı" ve Anayasa Hukuku dalında nam salmış vaziyette...

Onay mevkiindeki, kafa sallayarak ifrata vardığını düşünmüş olacak ki, bir ara "toparlanma" gereği hissetti ve aslında eğitim-öğretim meselelerinin de önemli olduğunu seslendirmeye başladı.

Fakat...

Fakat ne?

Aydınlanmayı ıskalamadan...

Hay hay!

Bir başka profesör de (üçüncü konuşmacı), sanırım "sopa zoruyla aydınlanma"nın tuhaflığına (tabii üniversitelerdeki kılık kıyafet yasağının saçma olduğunu hatırlatarak) değinmeye çalıştı ama, muvaffak olamadı.

Çünkü başka bir frekanstaydı ve orada konuşulanlar çizdiği "sosyolojik çerçeve"ye uymuyordu.

Onay mevkiindeki profesör, eğitim-öğretim meselesinin önemli olduğu gerçeğinin altını çizdikten sonra, "en meşhur kamusal alanımız" olan üniversitelerimizin bir başka önemli görevi daha bulunduğunu hatırlattı:

Tamam, asıl hedef "öğretim"di ama, üniversitelerimiz aynı zamanda laik, çağdaş, demokrat, "hukuka ve insan haklarına saygılı bireyler" yetiştirmeye bakmalıydı.

Nasıl olacaktı bu iş?

Hem bir tür "Hitlerjugend" (militan ve militer öğrenci) kuşağı yetiştirecek, hem "kamu düzenini koruyacak", hem "icabında" "kolluk kuvveti" görevi görecek, hem laik cumhuriyetimizin bekasını sağlayacak, hem "aydınlanmayı ıskalamadan" eğitim-öğretim işlerine bakacak, hem de laik, çağdaş, demokrat, insan haklarına saygılı bireyler yetiştirecek; üstelik bütün bunları otoriter bir mantık içinde gerçekleştirecek.

Kimse bunun nasıl olacağını sormadı.

Ben de sormuyorum.

Konu bir ara İran'a geldi.

"Türkiye İran olur mu?" diye soruldu ve bazı "haklı endişeler" dile getirildi.

İkna odalarının mucidi olan profesör, İran olmamıza ramak kaldığını, bu "tehlike"nin (azalmış gibi görünse de) henüz tam anlamıyla bertaraf edilmediğini, üniversitelerimizin ve özellikle öğrencilerimizin (yani sevgili yavrularımızın) uyanık olmaları gerektiğini öğütledi.

Onay mevkiindeki profesör kafa sallayarak onayladı.

Üçüncüsü yine frekans tutturamadı.

Çünkü, İran'da kamusal mekanlarda baş örtmek zorunluydu (özel alanda bu yasak son zamanlarda tavsadı), İran'a benzemesinden korkulan Türkiye'de ise kamusal mekanlarda baş açmak zorunluydu.

Frekans tutturabilseydi, yani çizdiği sosyolojik çerçeveye hazirunu inandırabilseydi bunu dile getirecek, belki de Türkiye'nin çoktan İran olduğunu, hatta kimi uygulamalarda bu ülkeyi solladığını anlatacaktı.

(Başlıktan dolayı görme ve duyma engelli vatandaşlarımızdan, özellikle de protestoya yeltenecek ilgili derneklerden özür dilerim. Peşin... Sadece "deyim" özelliğinden dolayı bu başlığı seçtim. Başka bir maksadım yoktur. Olamaz da.)


2 Aralık 2002
Pazartesi
 
MEHMET E. YAVUZ


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED