|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yeni Şafak, Beykent Üniversitesi İletişim Kulübü'nün dokuz üniversitenin öğrencileri arasında düzenlediği ankette 'en fazla okunan yazar' çıktığımı haberleştirdi. Gazetem sağolsun. Anketi düzenleyenlere de, oylarını çekinmeden benim için kullananlara da teşekkür ederim. Düzenleyenler ne kadar hassas davranmış olurlarsa olsunlar benimle ilgili sonucun 'mutlak doğru' olamayacağını bilecek kadar deneyimliyim. Satışı henüz 50 binlerde dolaşan bir gazetenin yazarının 500 binlik tirajlara sahip gazetelerin yazarlarından fazla okunduğunu düşünmek anlamsız. Anketin yapıldığı yer üniversiteler olsa ve yüksek öğrenim gençlerinin tercihleri tirajlardan bağımsız oluşsa bile... Ancak, bu anket bir gerçeği gözlerden saklanamaz hale getirdi: Geçmişte, ciddiyetten çok uzak anketleri, gazete ve televizyonlarının, yazar ve programcılarının adları geçtiğinde sayfaları ve ekranlarına taşıyan medya organları, Beykent Üniversitesi anketi karşısında kör ve sağır rolüne bürünüverdiler. Anketin, o gazete ve televizyonları da sevindirecek sonuçları olduğu halde... Başka alanlarda da durum farklı değil. Kendimden örnek vermem gerekiyor, ama umarım aldırmazsınız. Deprem konusundaki bir yorumum yüzünden Türk Ceza Yasası'nın 312. maddesini ihlâl ettiğim gerekçesiyle Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılandığımı bütün Türkiye biliyor. Biliyor, çünkü çok satan gazeteler ve televizyonlar hakkımda dâvâ açıldığını okurları ve izleyicilerine duyurdular. Geçen salı günü, beni yargılayan mahkeme, hakkımda 'beraat' kararı verdi. Ancak, hakkımda dâvâ açıldığını duyanlar, çok satan gazeteler ve onlarla aynı gruba mensup televizyonlar 'beraat' kararını duyurmadığı için, sonuçtan haberdar değiller... Bir programcı, kendisiyle ilgisiz bir yazımı üstüne alınarak, hakkımda tazminat dâvâsı açtı, savcılığa da suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu üzerine açılan kamu dâvâsı reddedildi ve lehime kesinleşti; tazminat dâvâsı ise aleyhimde sonuçlandı ve temyize gidilecek. Ancak, Türkiye, neredeyse bütün gazeteler sadece onu duyurduğu için, dâvâyı kaybettiğimi sanıyor. Henüz yargı süreci tamamlanmamış dâvâyı köşesine taşıyıp içindeki zehri kusan iğrenç tipler bile çıktı. Medyanın bu tavrının bana özgü olmadığını da biliyorum. Geçtiğimiz hafta sonuçlanan Necmettin Erbakan ve Refah partililer ile ilgili dâvâyı hatırlayalım. Ağır Ceza Mahkemesi'nden mahkumiyet çıktı, ama yargı süreci henüz tamamlanmadı. Son sözü Yargıtay söyleyecek ve hem sanıklar hem de savcılık itirazda bulunacaklarını açıkladıkları için, Yargıtay'ın kararı bozması da en az onaması kadar muhtemel. Oysa, gazete ve televizyonlar, Erbakan ve arkadaşlarını, şimdiden 'sahtekâr' ilân ettiler. Şu son bir kaç haftanın örnekleri Türkiye'de medya düzeninin nasıl çalıştığını açığa vurmaya yeterli. Köşeleri işgal edenler, direksiyonları ellerinde tutanlar hep belli görüşten insanlar; yönettikleri gazeteler ve televizyonları yalnız kendileri gibi düşünenlere kullandırmakla yetinmiyor, 'farklı' düşünenleri karalamak ve gözden düşürmek, değerlerini duyurmamak için de ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Bazen uzatmak zorunda kaldıkları 'dostluk eli' çoğunlukla konjonktürel; esas renklerini diğer zamanlarda gösteriyorlar ve o renkler halktan kopuk ideolojilerini yansıtıyor. Bu 'ideoloji' için 'sol' demek yanlış. Köşeleri işgal edenlerle direksiyonu ellerinde tutanların çoğu geçmişte 'aşırı' örgütler içerisinde bulunmuş veya militanlara akıl vermiş olsalar bile, bugün o ideolojik yönsemelerinin pek az izi var üzerlerinde. Karakterlerini biçimlendiren, tam tersine, vaktiyle ne kadar 'salak' davrandıkları inancı; bu sebeple, bir yandan 'kaybolan yılları'nı her yönden telâfi etmeye çabalarken, bir yandan da 'ilkeli' ve 'inançlı' olduğunu anladıkları herkese bağnazlık gösteriyorlar... Halktan kopuk bir medya düzeni var ülkemizde. Birkaç şahsiyetli kişi dışında, kalemini güç karşısında eğip bükmeyen, beynini kiraya vermeyen yok gibi. Bu sebeple, bizlerin başarısını sergilemekte kör ve sağır davranmaları kadar, hatalarımızı büyütmeleri veya yarı-gerçeği tam imiş gibi takdim etmeleri de bir anlam taşımıyor. Aklı başında kimsenin medyaya kulak verdiği yok; onu sürekli açık beleş bir gazino, para vermeden gidilen bir tiyatro olarak görüyor halk kitleleri. Televizyon televole, gazete masa örtüsü demek. 'Medya' denildiğinde akla reytingleri yüksek olmayan kanalların, 'gazeteci' denildiğinde de az satan gazetelerde yazanların gelmesi bundan. Sevinmeliyiz. Kendi hesabıma ben sevinçliyim.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |