|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Sağ'ın alternatifinin sağ olduğu bir sistemde, krizin kronikleşme tehlikesi vardır. Tüm dünya bu tehlikeyle karşı karşıya; "küresel siyasal kriz" kronikleşiyor. "Fransa'dan siyaset dersleri" başlığı altında onlarca yazı yazıldı Türkiye'de. Bu yazılara göre, Le Pen'in iktidara yürümesi krizdir. Solun kaybetmesi bu krizin açığa çıkmasıdır. Oysa bunlar sadece sonuç… Peki sol neden kaybetmiştir? Ağırlıklı görüş, küreselleşmeye ayak uyduramadığı için kaybetmiştir. Jospin'in geleneksel sol-devletçi politikaları uygulamaya koyması, bu sonucu getirmiştir. Buna karşı bir görüş de, solun sağ politikaları uygulaması sebebiyle, cazibe odağı olmaktan çıktığı yönünde. Oysa Mitterand'a seçim kazandıran, sağ politikalara yaklaşmasıydı. Fransa'dan çıkarılması istenen siyaset derslerinin diğer bir ayağı da, aşırı sağı iktidar yapmamak için iki turlu seçim sistemine geçilmesi. Peki, bu sefer Chirac'ı geçmesi mümkün olmayan Le Pen'in gelecek yıllarda ikinci turu kazanacak bir noktaya gelmemesinin garantisi ne? Dünya yeni bir döneme giriyor ve bu dönemde ne sol'un sağ'la mesafesi ya da sol'un küreselleşmeye ne kadar ayak uydurup uyduramadığı bir analiz sunuyor, ne de iki turlu seçim sistemi tek başına alınması gereken "siyaset dersleri"ni açıklıyor. Bugün dünya küresel bir kriz yaşıyor. Sağ'ın alternatifi sağ olmaya başlıyor. Avrupa'nın birçok ülkesinde ve Türkiye'de görülen budur. Bu krizi gidermek için seçim sistemlerinde değişikliğe başvurmak ise sadece taktik bir araç olabilir. Bu taktik aracın zaman içinde boşa çıkacağı da açıktır. Çünkü her politik araç, ancak belli toplumsal koşullarla beraber işler, bugün ise araçlar toplumsal koşullardan ve siyasetten kopmaktadır. Krizin aslı sebebi, dünyada sol'un politikalarıyla değil dinamikleriyle var olmamasıdır. Nasıl bir sol olması gerektiği, epey zamandır, sol'un "yeni sağ politikalar"la, "küreselleşme" ve "serbest piyasa ekonomisi" ile çatışmadan nasıl varolabileceği etrafında düğümleniyor. Oysa bu yaklaşım, sol'u anında sıfırlayan bir şey. Salt politikalar üzerinden ya da ideoloji üzerinden bir tanımlamaya girişmeden önce, felsefi düzeyde pozisyon almak gerekiyor. Sağ, eşitsizliğin varettiği güç ilişkileri üzerinden politika yapmaktır. Sol ise eşitsizlikleri her durumda gidermeye dönük olarak politika yapmaktan güç almaktır. Sağ, "kamu düzeni"ne yaslanmaktır. Sol ise "kamusal kaygı"ya vurgu yapmaktır. Böylesi temel bir felsefi pozisyon almadan, bu aşamayı atlayarak, sadece somut politikalar üzerinden bir tartışma yürütmek, sol'u "devletçilik" ve "serbest piyasacılık" arasında sıkıştırarak "etkisizleştiriyor". Oysa, temel sorun, eşitsizliklerin giderilmesi yönünde politika yapmaktır. Bu, birgün her yerde mutlak bir eşitlik kurulacağı anlamına gelmiyor. Eşitsizliklere karşı politika üretmek, eşitliği tam olarak tesis edecek kurgusal bir düzen fikrini yukarıdan aşağıya uygulamaya koymayı zorunlu kılmıyor. Bizzat eşitsizliklere muhalefet etmek "siyaset"in ta kendisidir. "Eşitsizliğe" muhalefet ederek işe başlamak, "eşitsizliklerin sabitlenmesine dayalı güç sistemi" karşısında en temel insani çabadır ve bu, siyaseti anlamlı kılacak asli dinamiktir. "Aşırı sağ"ı yükselten şey, bir "kamusal alan"ın ve "kamucu düşünce"nin ortadan kalkmasıdır. "Kamuculuk" ile "devletçilik" aynı şey değildir. Devletçilik, "kamusal kaygı"ya karşı serbest piyasacılık ile paralel düşen bir tutumdur. Bu nedenle, "sağ'ın serbest piyasa fetişizmi"ne karşı "sol etiketli devletçiliğin" başarısız kalması doğaldır. Çünkü "serbest piyasacılık" ne kadar "kamusal kaygı" fikrinden uzak bir güç üretimi ise "devletçilik" de bir o kadar gücü fetişleştirerek "kamusal kaygı"yı donuklaştıran bir tutumdur. "Eşitsizliklere itiraz eden kamusal kaygı fikri" üzerinden siyaset yapmak, her iki kanatta da barınamaz. Bugün bir insani varoluş alanı olarak "kamusal alan" kalmamıştır. Kamu hizmetlerinden yararlanmaya ihtiyaç duymayacak kadar varlıklı olanlarla, kamu hizmetlerinden yararlanamayacak kadar yoksul olanlar arasındaki fay kırığını birleştirecek bir siyaset dinamiği üretilmemektedir. Oysa sol demek, öncelikle bu dinamiğin var edilmesi demektir. Bu dinamiğin ayakta olmadığı yerde, yoksul kitleler mensubiyet krizine girerler ve en katı/ilkel mensubiyeti üreten aşırı sağ'a doğru kayarlar. Orta sınıflar, güvenliklerini hem küreselleşme karşısında, hem de kamu politikaları karşısında tehdit altında hissederek "mikro milliyetçilik"lere savrulurlar. Oysa sol, "kamusal kaygı" dinamiğine yaslanan siyaset üretimiyle, her durumda, krizlerin ötesindeki insani "birliktelik" biçimlerini gösteren bir duruştur. Böylece, sağ'ın "eşitsizliklerin sabitlenmesinden beslenen güç ilişkilerini" istihdam eden politikalarına karşı bir denge unsuru olduğu gibi, eşitsizliklere karşı pozisyon alan duruşuyla, "insani" olanı her seferinde yeniden üreten ve ilkel milliyetçiliklere geçit vermeyen bir "gelecek perspektifi"dir. İnsanlık bu gelecek perspektifinin aşındığı her durumda, Le Pen familyasına teslim olmuştur…
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |