|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
'Siyasi Türkiye', 2002'ye dün girdi. Başbakan Bülent Ecevit'in Beyaz Saray'da Amerika Başkanı George W.Bush ile Türkiye'nin bu yılına ve belki de önümüzdeki yıllarına yön verecek nitelikteki görüşmesini anlamlı kılan ve bir anlamda onun kadar önemli bir başka görüşme, Lefkoşa'da Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında gerçekleşti. Denktaş-Klerides görüşmesi, Ecevit-Bush görüşmesini de 'rahatlatan' bir sonuç verdi. Lefkoşa'daki görüşme başlayıp sonuçlandığı saatlerde Ecevit ve Bush, saat farkı nedeniyle Washington'da uykularındaydılar. Görüşmenin en çarpıcı sonucu, Kıbrıslı her iki liderin haftada üç gün (Pazartesi, Çarşamba ve Cuma) biraraya gelmelerini kararlaştırmaları oldu. Muhtemelen, böyle bir 'anlaşma' önceden hazırlanmıştı ve Lefkoşa'dan bu sonucun çıkabileceği Washington'da biliniyordu. Bir ihtimal, bu Washington'un isteği idi... Kıbrıs'ta haftada üç gün yapılacak olan Denktaş-Klerides görüşmesi, Kıbrıs sorununa çözüm çabalarının bir 'ciddi seyir'e oturması anlamına geliyor. Bu yoğunluktaki bir çalışma temposunun, bugüne kadar yapılan tüm 'görüşmeler'den temelden farklı ve bu nedenle 'çözüm endeksli' olacağı besbelli. Taraflar, ayrıca, çözüm arayışlarının 'usulü'nü de dün belirlediler. Toptan çözüme varılana dek, çözülmüş konular çözülmüş sayılmayacak. Kıbrıs'ta 'çözüm arayışı'nın ciddiye binmesi, 'AB takvimi' ile elbette yakından ilgili. Avrupa Birliği, 'birinci dalga genişlemesi'nde yer alacak ülkeleri bu yıl sona ermeden ilan edecek. Kıbrıs, sıranın önünde Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan üçlüsüyle birlikte duruyor. Genişlemede söz konusu olacak 10 ülke arasında ve en önlerde. 'AB takvimi'nin dayattığı sorun, Kıbrıs'ın Rum tarafı olarak temsil edilerek mi, yoksa bir 'çözüm' sonucunda Türk tarafının da yer alacağı 'birleşik' haliyle mi AB'ye üye olacağı şeklinde ortaya çıkmıştı. Türkiye'ye, 'diğer tüm aday üyelerle aynı koşullar'a tabi biçimde 'aday üyelik statüsü' sağlayan 1999 Helsinki kararında, Kıbrıs'ın üyeliği için 'çözüm' bir 'ön şart' olmaktan çıkarılmıştı. Gerçi, AB, 'çözüm'e ulaşmış bir Kıbrıs'ı tercih ediyor ve hatta aynı hükümde 'çözüm'ü 'ön şart' olmaktan çıkartmasının hemen altında Kıbrıs'ı 'tam üye' yapma kararında 'all relevant factors'u yani o sıradaki 'tüm faktörleri gözönüne alacağı'nı belirtiyordu ama tam üyelik için 'çözüm=ön şart denklemi' bir kez ortadan kaldırılmıştı. Bu ibare, aslında Kıbrıslı Rumlara bir pas atmaktan ve Yunanistan'a taviz vermekten ziyade, Türkiye'yi Kıbrıs'ta çözüm için harekete geçirmeyi amaçlıyordu. Zira, 'çözümsüzlük en iyi çözümdür' yanlış politikası yüzünden, Kıbrıs'ta çözüme ayak sürüyen görüntüsü Türkiye'nin üzerinde duruyordu. Türkiye ve Denktaş, Kıbrıs'ta çözüm arayışında ciddi olsun; Amerikan ve AB baskısının dayanılmaz bir ağırlıkla Klerides'in üzerine çökeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Ankara'daki bazı önemli merkezlerin 'Kıbrıs'ta çözüme karşı' ve 'AB karşıtları' oldukları ve Denktaş'ın çevresinin esas olarak bunlarla oluşturulduğu bir sır değil. Ancak, 'dış dinamikler'in kolay karşı konulamayacak güçlü etkisi ve Türkiye'nin, 'AB takviminin yaprakları düştükçe', daha net sezilebilen 'stratejik çıkarları' bunların manevra alanını hayli daraltıyor. 11 Eylül sonrası dünyada oynayabilecekleri 'son koz', Amerika ile Avrupa arasındaki farklılıkları vurgulayarak Amerika'nın paçasına asılmak ve AB'ye 'Amerikan desteği garantisi' ile kafa tutmak. Ne var ki, Bush-Ecevit görüşmesiyle eş zamanlı ve çıkacak sonucun hazırlığının önceden yapıldığı hissedilen Lefkoşa'daki Denktaş-Klerides görüşmesi, Amerika'nın Türkiye'yi AB dışında görmek istemediğini ve bu çerçevede Kıbrıs'ta bir çözüme ulaşılmasını arzuladığını işaret ediyor. 11 Eylül, Türkiye'yi öylesine ilginç bir uluslararası-kültürel 'fay kırığı'nın üzerine oturttu ki, Amerika'nın Türkiye'yi AB'ye karşı 'yedeğine alacağını' ve Türkiye'deki AB ve Kıbrıs'ta çözüm karşıtlarını yüreklendireceğini sananlar, yanılıyorlar. 16 Ocak 2002'de Washington ve Lefkoşa'da olan-biten arasında irtibat kurduğunuz vakit –ki, böyle bir irtibatın varlığı kesindir- neyin ne olduğunu ve niçin olduğunu görmek mümkündür. Zira, Türkiye, şu temel sorularla yüzyüze: 1. Türkiye, 'uygarlık projesi'ni ve güvenliğini Batı'nın bir parçası olmakta görüyor mu? 2. Bu çerçevede, AB tam üyeliğini istiyor mu? 3. Şayet bu sorulara 'evet' cevabı veriyorsa, Kıbrıs'ın AB üyeliğine karşı çıkmasının mantığı olabilir mi? 4. Olamaz ise, Kıbrıs'ta bir çözüm istemesi de, Kıbrıs Türklerinin AB üyeliğini sağlayacağı için mantıklı olmaz mı? Peki, bu durumda yani 2002'de elde edilecek bir 'çözüm' halinde Kıbrıs, Türkiye'den daha önce AB üyesi olmayacak mı? Elbette olacak. Ama Türkiye ile Kıbrıs'ın eş zamanlama ile AB üyeliği mümkün değil, gerçekçi değil. Üstelik, bunun alternatifi ne? Türkiye'nin AB dışında kalması. Kıbrıs Türklerinin de dışlanması. Ve, Türkiye ile AB arasında –kendiliğinden- Ege ve Akdeniz'de bir 'gerilim' doğması. Bu, Türkiye'nin çıkarına mıdır? Buna, Türkiye'ye 11 Eylül'den sonra özel bir önem atfeden Amerika 'izin' verir mi? Kaldı ki, Kıbrıs'ta bir çözüm halinde, Kıbrıs'ın AB'ye tam üyelik engelinin kalkmasıyla, 2002 bitmeden, Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakerelerinin başlama tarihi de ilan edilecek. 'Aday üyeler' içinde, AB ile 'tam üyelik' müzakerelerine başlamayan tek ülke şu sırada Türkiye. Bunun başlayabilmesi için, tek başına Kıbrıs da yetmiyor. 'Demokratikleşme' ve 'insan hakları' konusunda adım atılması gerekiyor. Konular içiçe. Kıbrıs'ta sağlanacak ilerleme, Türkiye'de 'demokratikleşme' yönünde bir 'ivme' teşkil edecek. Amerikan Yönetimi'nin, Türkiye'ye verdiği mesajlarda zaten bu yönde: 'Ekonominizi düzeltin ve siyasi reform yapın.' Yani, 'AB yolunda ilerlemeye hazırlanın'. 'Washington mesajı'nın 'ana fikri' bu... Washington'daki 'mesaj' doğru alınırsa, Lefkoşa'daki gelişmenin hangi istikameti gösterdiği anlaşılır...
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |