|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) gezisini sürdüren Başbakan'ın kalabalık heyeti arasında ağırlık işadamlarında bulunuyor. Anlaşılan merhum Özal'ın başlattığı işadamlarıyla dış gezilere çıkma uygulamasını Ecevit de sürdürmek zorunda kalmış. Görüşmelerde ticarete ilişkin hususların öne geçmesi de önemli. Bu gayet normal bir durum. Heyette bulunan bir isim hiç alışılmış bir durum değil; Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz da Başbakan'ın heyeti arasında yer alıyor. Basında yer alan bilgilere göre Sayın Yılmaz, nadide bir el yazması Kur'an-ı Kerim'in tıpkı baskısını ABD Başkanı'na takdim için yanlarında götürmüş. Yine Diyanet Başkanı'nın yurt dışına çıkarken yaptığı açıklamaya göre İslam dininin teröre karşı olduğunu ABD yetkililerine anlatacaklarmış. Diğer yandan Başkan Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Bayan G. Rice'in anlattığı ABD'nin Türkiye'den istedikleri arasında Türkiye'nin "modern ve ılımlı bir İslam ülkesi haline dönüşme"si de yer alıyor. Bayan Rice Türkiye'nin "Radikal İslam karşısında bir modele dönüşmesi"ni istemektedir. Bu iki durumu alt alta koyup birlikte değerlendirdiğimizde Türk yetkililer ile ABD'li yetkililer arasındaki görüşmelerde ele alınacak/ele alınan pekçok önemli sorun arasında bir de Radikal İslam/Ilımlı İslam tartışmasının da yer aldığını söylemek mümkün. Diyanet İşleri Başkanı, tam da bu tartışmalarda bir rol oynuyor olabilir. ABD'nin 11 Eylül'den bu yana yöneldiği dünyaya çeki düzen verme, güç dengelerini yeniden oluşturma ve tanımlama politikaları bağlamında "Modern ve Ilımlı İslam modeli" tartışması bir anlam ifade ediyor. Aslında bu tartışmanın yeni olmadığını herkes biliyor. ABD'nin bu yöndeki talebi de yeni değildir. Okurların hatırlayacakları gibi Başkan Clinton 1999 yılında önce Georgetown Üniversitesi'nde ardından da Türkiye'yi ziyaretlerinde TBMM'deki hitabında bu konulara da değinmişti. O zamanki Türk yetkililerin dikkatini dünyanın gidişine dikkat çekerek yeni gelişmeler doğrultusunda siyasi ve ekonomik sistemini restore etmiş, demokrat ve Müslüman bir Türkiye'nin 21.yüzyılda önemli roller oynayacağına olan inancını ifade etmişti. Clinton, 21.yüzyılda Müslüman ve demokrat bir Türkiye'nin çağı belirleyeceğine dikkat çekmekteydi. Kendi tarih ve medeniyet dünyasından uzaklaşmış, Müslüman kimliğini tartışır hale getirmiş bir Türkiye değil tam tersine Müslüman kimliğini demokrat ve liberal kimlikle bütünleştiren bir Türkiye talebinin öne çıkarılması önemliydi. Ama Türkiye'den beklenen bu rasyonel durum doğru dürüst algılanamadı, daha doğrusu algılanmak istenmedi. Zira bu cumhuriyetin başından beri takip edilen laiklik politikasının gözden geçirilmesini ve sistemin İslam'la barışmasını gerektiriyordu. Sistemin genlerine kadar işlemiş olan İslam'ı yeniden oluşturma, tanımlama, müdahale etme ve bu yöndeki her türlü talebi kuşkuyla değerlendirme alışkanlığı daha bir ağırlaştırılarak sürdürüldü. Partiler, dernekler, vakıflar, okullar vb. kapatıldı. Zihni bir inşa olan "irtica" ile mücadele için seferber olundu. En ufak bir gevşeme olmaksızın mücadele devam ediyor. Aslında bu mücadelenin İslam'la olduğunu herkes biliyor ve görüyor. Bunu yapanlar, Batı'nın ve ABD'nin istediği "Radikal İslam karşısında bir Ilımlı İslam modeli"nin inşası için yaptıklarını söyleyebilirler. Muhtemelen de bu sürecin böyle bir hedefinin olduğu kesin. Bir ara yetkililer "mütedeyyin ve samimi Müslümanlar" ifadesini kullanırlardı. Uzun zamandan beri bu unutuldu; bugünse "Ilımlı İslam" ifadesi tercih ediliyor. Adına ne denirse densin Türkiye'nin ta cumhuriyetin başından beri İslam üzerinde dünya konjonktürüyle uyumlu bir mühendislik ameliyesi uyguladığı açık. Tek parti döneminde İslam devlet, siyaset ve tüm toplumsal hayattan tasfiye ve tart edilerek insanların vicdanlarına itilmeye çalışılıyordu. Bunun ne kadar başarıldığı ortada. Çok partili dönemin Soğuk Savaş yıllarında İslam'ın toplumsal hayatta görünürlük kazanması, hatta global politikalarda etkin bir faktör olmasına izin verildi. Bugünse "Ilımlı İslam modeli" oluşturulmak isteniyor. Bunun Diyanet İşleri'nin tecrübeleri, imkanları ve kadrolarıyla başarılabileceği çok şüphelidir. Aslında Türkiye'nin böyle bir potansiyeli vardır; ancak bu sistemin giderek otoriterleşmesi ve dini nitelikli her türlü siyasal ve toplumsal talebi bastırmasıyla değil tam tersine özgürleşmesiyle mümkündür. Diyanet İşleri Başkanı'nın ABD'lilere İslam'ı anlatmasına gerek yok. Öncelikle Türk yetkililerine anlatmalı, bu konuda dînî çevrelerle diyalogu tesis etmelidir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |