|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bu sene Nazım Hikmet'in doğumunun 100'üncü yılı. Ve Türkiye, bir zamanlar düşüncelerini beğenmediği için eza ve cefa çektirdiği bu büyük şairi bağrına bastı. Çeşitli televizyon kanallarında söyleşiler, gazetelerde köşe yazıları, yorumlar çıkıyor. Nazım'ın ideolojik yanı, Bolşevik Rusyası'na ve Stalin'e teslim olması ayrı; kelimeleri kullanmadaki ustalığı, inançlarındaki kararlılığı ve mücadele azmi, ayrı. Kaldı ki Nazım Hikmet, Kruçev sonrasında Stalin'in milyonlarca insana kıydığını anladığında, bir zaman göklere çıkardığı, putlaştırdığı bu zorbanın düşüşüne de alkış tutuyor. Heykellerin yıkılışını anlatırken, "kalktı göğsümüzden baskısı, binlerce ton taşın, tuncun, alçının ve kâğıdın" diyor. "...Şehrin bütün meydanlarında, / parklarda, ağaçlarımızın üstündeydi, taştan, tunçtan, alçıdan ve kâğıttan gölgesi. / taştan, tunçtan, alçıdan ve kâğıttan bıyıkları lokantalarda / içindeydi çorbamızın / odalarımızda, taştan, tunçtan, alçıdan ve kâğıttan gözleri önündeydik. / yok oldu bir sabah / yok oldu çizmesi meydanlardan / gölgesi ağaçlarımızın üstünden / çorbamızdan bıyığı / odalarımızdan gözleri / kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın / tuncun, alçının, kâğıdın."
Nazım ve vatan
Nazım Hikmet'in kelimelere yüklediği duygusallık karşısında etkilenmemek mümkün değil. Vatan hasretini, sevgiliye duyduğu aşkı ve özlemi veyahut hayal kırıklıklarını sade, ama yüreğimize saplanan bıçak gibi sözlerle anlatmayı başarıyordu. Nazım'ın tenkit ettiği o günün Türkiyesi ile, bugün arasında, halâ büyük benzerlikler var. Meselâ, Amerikan hegemonyasından şikâyetçi olan şair, ekonomik beklentilerine tutsak düşen günümüzün Türkiyesi karşısında acaba ne derdi?
Sovyetler'deki sürgün yıllarında, kendisinden "Vatan haini" diye bahseden Vatan gazetesinin bir manşeti üzerine şu satırları kaleme almıştı: "...'Nazım Hikmet, vatan hainliğine devam ediyor halâ' / Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara / haykıran puntolarla, / bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında, Amiral Vilyamson'un / 66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında Amerikan amirali. / Amerika bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira / 'Amerikan emperializminin yarı sömürgesiyiz' dedi Hikmet..." Nazım Hikmet, "fakiri ezen sömürü düzenine karşı olmaksa vatan hainliği, bu sıfatı kabule hazır olduğunu" söylüyor: "... Vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan, / vatan soğuktan it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın / vatan, tırnaklarıysa ağalarınızın / vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması, topuysa / vatan kurtulmamaksa kokmuş karanlığınızdan / ben vatan hainiyim / yazın, üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla: / 'Nazım Hikmet, vatan hainliğine devam ediyor halâ' "
Bülbülün çilesi
Nazım, protestocu kimlik taşıyan bir şair. Zengin bir çevreden gelmiş olmasına rağmen, fakir kitlelerin derdiyle dertleniyor. Hep onların sıkıntılarını dile getiriyor. Onun, komünist ideolojiye saplanması, ekonomik dengesizliklere, fakir - zengin uçurumuna bir çare bulma arzusundan kaynaklanıyor. İçinde yetiştiği sosyal çevrenin sınırlarını aşarak, işçi sınıfı ve dar gelirlinin, ezilenin sorunlarına eğiliyor. IMF'nin kapısında bir Türkiye... Zenginin hovardaca yediği, fakirin açlığa talim ettiği, bankaların soyulduğu, hortumlara göz yumulan bir Türkiye... Nazım, haksızlıklar ve eşitsizlikler karşısında suskun kalamadı. Bir makalesinde Bülbül ve Kanarya mukeyesesi yaparak, bülbül olmayı tercih ettiğini yazdı: "Bülbülün çektiği, dili yüzündendir, derler. ...Bülbül, kafeste şarkı söylemez. Kafese konulunca, türküsüyle beraber, canını da görünmez bir soluk gibi, veriverir. Eğer bülbüle kafes içinde şarkı söyletebilselerdi, bu kuşcağız dili yüzünden çekmezdi. Kimse kanaryanın çektiği dili yüzünden diye bir söz etmemiştir. Çünkü kanarya, süslü, oymalı kafeslerde türkü çağırmasını bilir. Şarkılarını, kafesinin parmaklıklarına birer inci gerdanlık gibi asarak, kuşçuyu eğlendirmesi onun en büyük ustalığıdır. Bülbül olup dili yüzünden çekmek, kanarya olup, dili yüzünden çekmemekten iyidir."
Napolyon
Nazım Hikmet'in dün yazdıkları, bugün için de geçerli. Çünkü problemler ciddiyetini koruyor. Ne demokrasi meselesi çözüldü, ne de sefalet. Nazım, Napolyon'a dair bir fıkra anlatıyor ve demokrasi görüntüsü altında sergilenen diktacı tavırları eleştiriyor: "Napolyon hem imparator olmayı kararlaştırmış; hem de bu işi yaparken halkın fikrini almak istemiş. Generallerinden birisine rey toplaması için lâzım gelen talimatı vermiş. General sormuş: 'İçinizde Napolyo'nun imparator olmasını isteyen varsa çekinmeden söylesin. Reyini serbestçe kullansın' Aynı general, birden bire yanındaki kâtiplerden birine dönmüş ve herkesin işitebileceği gibi yüksek bir sesle emir vermiş: 'Siz Napolyon'un imparator olmamasını isteyenlerin adlarını yazarsınız. Nasıl oylarını serbestçe kullanmak onların hakkıysa, onları kurşuna dizdirmek de imparator olacak Napolyon'un hakkıdır.' " Nazım, bu fıkradan sonra görüşünü ilâve ediyor: "Fıkra burada bitti. Sonra ne oldu diye mi merak ediyorsunuz? Tarih 'Napolyon, halkın iradesiyle imparator oldu' diyor."
Ve Nazım'ın halkı mücadeleye davet eden bir şiiri: "Akrep gibisin kardeşim / korkak bir karanlık içindesin akrep gibi / serçe gibisin kardeşim / serçenin telâşı içindesin / ...koyun gibisin kardeşim / gocuklu celep kaldırınca sopasını / sürüye katılıverirsin / ve adetâ mağrur koşarsın salhaneye / ve bu dünyada bu zulüm senin sayende / ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek / ve halâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak / kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!"
Nazım'dan mesaj
2002'de, Nazım'ın sözleri halâ bütün canlılığını maalesef koruyor. Onun, Bolşevik saplantısı bir yana, söyledikleri hep doğru. O bir vatan haini değildi elbette: "Dörtnala gelip uzak Asya'dan / Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim / ...bu cehennem, bu cennet bizim" derken, yaşanan çelişkileri sergiliyordu. O, sevgilerin adamıydı. Hayal kırıklıkları ve vefasızlıklar yaşadı. O, mücadele adamıydı. Düşünüyor, söylüyor, yazıyordu. Susması istendi; susmadı. Cezaevinde yıllarca yattı. Sonunda Türkiye'yi terketmek zorunda kaldı. O, bugün "tehlikeli" denilen düşünceleriyle halâ yaşıyor. Ve halâ yıllar önceki şiirleriyle, Türkiye'deki kurulu düzeni eleştiriyor. "Susma, yürü, hakkını ara" diye haykırıyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |