|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Önce bir fıkra... Her dinleyişimde katıla katıla güldüğüm bir fıkra bu; belki milyonuncu kez okumuş olacaksınız, ama yine de anlatmadan duramayacağım: Soğuk Savaş yılları. Amerikalılar Rusları ülkelerine dâvet eder ve övündükleri tesislerini gezdirirler. Sovyet yönetimi karşılık verme gereği duyar ve bir grup Amerikalı Moskova'ya dâvet edilir. Ruslar da nelerle övünüyorlarsa onları konuklarına gösterirler. Kremlin... Moskova devlet sirki... Ve sonunda Moskova metrosu... Rus mihmandar, kalkan treni göstererek, "Bizde her şey dakiktir" der ve ekler: "Gördüğünüz gibi tren yeni kalktı, bundan sonraki tam altı dakika sonra platformda olacak.." Hepsi birden beklemeye başlarlar... Altı dakika geçer, tren gelmez... 16 dakika geçer, tren gelmez... 26 dakika geçer, tren gelmez... Amerikalıların saatlerine bakarak huzursuzlandıklarını gören Rus mihmandar, sinirli sinirli, "Ama siz de Kızılderilileri öldürdünüz" deyiverir... Tayyip Erdoğan'ın ABD gezisi temaslarını izlerken yazdığım bir Kulis'e Nuray Mert'in verdiği tepki bu fıkrayı bana yeniden hatırlattı. Nuray Mert'in Turgut Özal adına alerjisi olduğu anlaşılıyor. Olabilir. Özal'ın izlediği politikaları onaylamadığı da belli. Olabilir. Ancak, Özal'ı bütünüyle red ediyor ki, buna, benim bile "Olabilir" demem mümkün değil... Neden "Benim bile" dediğimi, bu köşeyi Özal'ın işbaşında bulunduğu dönemlerde de okuyanlar bilecektir. New York'ta kaleme aldığım yazının girişi şöyleydi: "Turgut Özal'ın ruhu şâdolsun. Beklediği, olacağını umduğu gerçekleşmiş görünüyor. Daha önce tek tük temaslarımda sezmiş olsam bile, Tayyip Erdoğan'ın Amerika gezisi sayesinde öğrendiğim sevindirici gerçek şu: Türk gençleri artık dünya pazarındalar..." Nuray Mert'in "Rahmetli Özal edebiyatı" başlıklı yazısının girişi de şu: "Her telden ve meşrepten, Özal hayran ve takipçilerinin canlı tutturduğu bir 'rahmetli Özal' edebiyatı vardır, 'rahmetli' ile başlayan anılar, 'bilge'ce sözleri ve hemen her konuda 'vizyon'unun ne kadar geniş olduğu ile devam eder, sonunda hisseden kıssa çıkarılır. Özal efsanesine kendini kaptırmamış biri için bu edebiyat, bir tür mizah, sıklıkla da kara mizah edebiyatı hükmündedir." Gördüğünüz gibi, benim satırlarım Nuray Mert üzerinde, onun yazısının bende bıraktığına benzer bir 'mizah' etkisi yapmış. "Hisseden kıssa çıkarmak" tersyüzünü tuttum. Yazımdan giriş bölümünü aynen naklettikten sonra anlattıklarımı güzelce özetliyor: "Davos'un Türkiye üzerine toplantılarında, 'çok iyi eğitim almış, İngilizceye Amerikalılar kadar hakim gençler' katılmış, bunlar iş dünyasında sivrilmiş gençlermiş, Tayyip Erdoğan'ı Amerikalılarla birlikte sorgulamışlar (hem de 'İngilizceye Amerikalılar kadar hakim olarak'!) . Bu sorgulama işi başka bir mesele, ama bakar mısınız Özal'ın ruhunu şad ettiren 'millî vizyon'umuzun sınırlarına; Amerika'da iş yapan ve iyi dil bilen gençler yetiştirmek! Daha doğrusu; 'gençleri dünya pazarına çıkarmak'!" Buraya kadar 'kabahatimin' ne olduğunu anlamayanlara, 'sosyolog' dostumuzun hüküm cümlesini de aktarmam gerekiyor: "Ne diyor bu adamlar? Daha ilköğretim sorununu çözememiş, insanlarını eğitemeyen, eğittiğine iş bulamayıp sokağa salan Türkiye'den iki üç genç Amerika'da okumuş, iş güç sahibi olmuş, en önemlisi bülbül gibi İngilizce konuşuyor diye sevineceğiz. Kendi hastasına bakamayan, hastane önlerinde günlerce kuyrukta beklenen, bir şekilde içeriye girenlerin parasızlıktan ölü veya diri olarak rehin kaldığı Türkiye, sağlıkta dünyaya öncü olacak diye hevesleneceğiz. Söyledikleri bu değil mi? Siz bu söylenenlerde son derece acıklı bir yan bulmuyor musunuz?" "Bu adam" yerine "Bu adamlar" demesinin sebebi, bana cevap vermek üzere başladığı yazısına, durduk yerde, Ertuğrul Özkök'ü de katması. Hürriyet yönetmenine kızmasını gerektiren 'anı' da Nuray Mert'in özetiyle şu: "Nasılsa söz sağlıktan açılmış ve Özal hemen oracıkta yine bir vizyon patlatmış; 'Sağlık, gelecek yüzyılın en önemli ekonomik sektörlerinden biri olacak. Türkiye bu alanda öncü olmalı'." Kendimi bir düziye sorguladıktan sonra, doğrusunu söylemem gerekirse, kendi yaklaşımımda 'acıklı bir yan' göremeyen ben, Nuray Mert'in yaklaşımında, Rus mihmandarın 'mizahi' tepkisini buluyorum. "İlköğretim sorununu çözememiş, insanlarını eğitemeyen, eğittiğine iş bulamayıp sokağa salan" Türkiye'nin aynı zamanda "Kendi hastasına bakamayan, hastane önlerinde günlerce kuyrukta beklenen, bir biçimde içeriye girenlerin ölü veya diri rehin kaldığı" bir ülke olduğunu da yazıyor Mert. Amerikalıların Kızılderililere muamelesi gibi özünde doğru tespitler bunlar. Doğru olmayan şu cümle: "Türkiye'den iki-üç genç Amerika'da okumuş, iş-güç sahibi olmuş, en önemlisi bülbül gibi İngilizce konuşuyor diye sevineceğiz..." Türkiye gibi bir ülkede, üç-beş gencimiz, herşeye rağmen dünya pazarına çıkmayı başardıkları için özellikle seviniyorum ben. Ne yani, karalar mı bağlamalıydım? Turgut Özal, kalkınmamışlığın, her yurtdışı gezimde varlıklarını yeniden keşfettiğim parlak gençlerimiz sayesinde aşılacağına umut bağlamıştı. Benim de umudum, içte ve dışta iyi yetişen, dünya pazarlarında eşit rekabette başarılı olan gençlerde. Turgut Özal'ın ruhu şâd olsun.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |