T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Rejimle uyumlu, yönetimle barışık!..

Tarihe bir bakınız, kimler yaşadıkları dönemin seyyiat ve habasetine ses çıkarmaz, onlar "unutkanlar sitesi"nden kayıp giderler; amma kim ki gerçeği ve yalnız gerçeği söyler ve mazlumun yanında yer alır onların hal ve ahvali parlak olur, onur ve şerefle anılıp gelirler!..

Bizde bu tür kişilikli ve haysiyetli yazar ve fikir adamı var ki, çoğu "devlet umuru" görmüş kişiler. Yalnız onların şan ve şöhreti bıraktıkları eserlerle yad edilir.

Bunlardan biri de, tarihçi/vakanüvis Raşid Efendi'dir. (Meğerse ne büyük adammış); Kadılık yapmış, elçilikte bulunmuş, sonunda da sürgün edilmiştir:

"İstanbul Kadılığı Raşid'in, III. Ahmed devrinde, son memuriyeti oldu. 1143 (1730) isyanı sanat ve irfan namına çalışan zekaları heder ettiği zaman, bu felakete Raşid de uğradı. Damad İbrahim Paşa'nın cesedi iplerle sürüklendiği, III. Ahmed'in Topkapı Sarayı'nın Çinili kubbeleri altına kapatıldığı, talihsiz Nedim İstanbul ufuklarında aşk ve histen mürekkeb şuh ve şatır akisler bırakarak tabiatın ebedî güzelliklerine gömüldüğü sırada Raşid de, devrin irfanına yardım edenler olmak sıfatıyla, İstanköy adasına sürgün edildi. İstanbul'a bir müddet ilim ve fazilet yerine, cehalet ve şekavetin musallat olduğu görüldü." (Ahmet Refik, Alimler ve Sanatkarlar; sh: 321-323/İstanbul-1924)

Ya Süleyman Nazif'in anıları, "Batarya ile Ateş" veya "Fırak-ı Irak"taki elem ve ızdıraplı yazıları... Canlı zulüm ve işkenceler...

Amma isterseniz, bu arada, Ahmet Refik'in "İki Komite, İki Kital" adlı eserciğinden bir bölüm alalım:

"...Perişan paçavralar arasında mavi, ela, siyah kadın gözleri kirli bir baş örtüsünün kenarından görülüyordu. Bir zamanlar bunlar da köylerinde mes'ud yaşıyorlar, seviyorlar, kalblerinin aşk heyecanları altında çarptığını duyuyorlardı. Askerliğin ayrılıklarına, fecaatlarına hedef olan, kocaları ölen, evladları kurşunlarla telef olan, hep bu bed-baht analar, bu talihsiz zevceler değil miydi? Zalim ve gasib bir hükümetin idaresinde insanlarını idrak edemeyen bu bîçâreler ruhlarının üzüntüleri altında bitkin yaşıyorlardı. Türkülerinde bile gönüllerinin inceliği hissediliyordu:

"Dersim'in önü Kelek,/ Harput'a gidek, gelek./

Ağam yanımda olsun/ Torba tahak dilenek."

"Filhakika, onlar hepsine razı idiler. Ağaları yanlarında olsun, İstanbul'un külhan-beyleri saltanatının keyfi emirlerinden kurtulsunlar, torba takıp dilenmeye bile razıydılar. (...)

"Açlık, ölüm kol geziyordu:
"-Oğul, bir lokma ekmek, ayağını öpeyim, kölen olayım."
"İçlerinden en yaşlısı, mavi gözlerini kederli bir şekilde kaldırdı:
-Bir türlü ölmeyiriz, oğul, Allah da bu canı almiyir ki!" dedi..."
"Ne acıklı bir levhaydı." (Ahmet Refik, sh: 69-71, İstanbul-1919)

Rüya haya "Fırak-ı Irak"taki elim tabloların encamı, Müslümanlar'ın feci durumu!.. ABD, Afganistan'dan sonra, şimdi de Irak'ı, on yıl sonra, yerle bir etmek istiyor: Bunun senaryoları hazırlanıyor.

İşte o Irak'tan manzalara. Yılların ötesinden... 1916'nın Kasım ayı... "Tanin"de bir mülâkat! Hindistan'da "Gurga"larla değiştirilen askerlerimizle yapılan konuşmalarda "emîr çavuşu" diyor ki:

"...Sabah, yine kelepçeler bileklerimizde olduğu halde ikişer olduk. Ve yürümeye iktidarı olan, olmayan hepimiz Bosra'ya doğru ilerlemeye başladık. İngilizler bugün diğer günlerden fazla bir ilgi gösteriyorlardı. Eski muhafızlara refakat eden Hindli Müslümanları, Gurga ve İngiliz askerleri ile değiştirmişlerdi."

"Şehrin sokaklarından geçerken bir Müslüman kalabalığı arasında bulunduğumuzu samimi bir memnuniyetle görüyorduk. Ve her ağlayarak bağıran, Cenab-ı Haktan din kardeşleri için merhamet niyaz ediyordu. Evlerinin damlarına çıkan Müslümanlar, kadın, erkek, İngilizler'in bütün şiddetli engellemelerine rağmen üzerimize ekmek, şeker, sigara yağdırıyorlardı. Kadınlar bu havaliye mahsus olan matem hıçkırıkları ile feryat ediyorlardı. Ellerindeki yiyecekleri bize, elimize vermek için muhafızların üzerine atılıyorlardı." (Fırak-ı Irak, sh: 58-59, Dersaadet-1918)

Bir bayram günü, bir koca İslam dünyası, yine aynı tablo ve aynı sahnelerle dolup taşıyor...

İşte bu hayatta, en çok çileyi, en olmadık hakareti gören, yine İslamî bir kişilik ve dirilik içinde kendini toplumu için feda edenler çekmektedirler.

Tıpkı Raşid gibi, Süleyman Nazif gibi, Ahmet Refik gibi...

İsterseniz, "Pazar günü" de, şu Eşref Edib'in "İstiklal Mahkemelerinde"ki "Millî Mücadele" anıları ve yapılan "kleptomani"likleri anlatıp, nasıl kültürümüzün "kurban" edildiğini görelim!..

Not: Yeni Şafak'ta yazı yazmaya başlamam, "Millî Gazete"deki 25 yıllık hizmetimden ötürü, tebrik ve takdirlerini sunan, Sayın Hasan Aksay'a teşekkürler ederim!
Ayrıca, tüm dost ve muhibbanımın Kurban Bayramlarını kutlarım, İslam âlemine saadetler getirmesi dileğiyle! Nice bayramlara!


22 Şubat 2002
Cuma
 
SADIK ALBAYRAK


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED