T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Statükodan beslenenlerin ittifakı şaşırtıcı değil

Avrupa Birliği (AB) ile ilgili tartışmaların şaşırtıcı saflaşmalara yol açtığı gözleniyor. Her ne kadar toplumun yüzde 70 gibi büyük bir çoğunluğu Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusuna olumlu bakıyor ve bunu talep ediyorsa da olumsuz olanların, ideolojik duruşlarına bakmaksızın bir Kuvayı Milliye cephesi oluşturmaya çalıştıkları ve seslerinin daha gür çıktığı gözleniyor.

Türkiye'de bir düşüncenin veya siyasetin tercih edilebilirliği ile taraftarlarının sayısal büyüklüğü arasında anlamlı bir ilgi yoktur. Bir düşüncenin uygulanabilir bir siyasaya dönüştürülmesinde, taraftarlarının nispi bakımdan sayısal çoğunluğu değil söz konusu kesimin sistem içindeki güçleriyle ilişkilendirilir. Hatırlarsanız önceki cumhurbaşkanı 28 Şubat'ın kritik günlerindeki tartışmalarda "sayısal üstünlük değil siyasal üstünlük önemlidir!" diyerek siyasi hayatımıza yeni bir kavram kazandırmıştı.

Aslında Sabık Cumhurbaşkanını siyasi hayatımızda mevcut bir gerçekliği deşifre etmekteydi. Bu zihniyetteki uygulamada, vatandaşları asla eşit değerde görülmemektedir; mesela bir köylünün oyu ile bir işadamının, bir generalin, bir bürokratın oyu aynı değerde değildir. Elbette sandığa atılan her oy bir oydur ve eşit değerdedir, ama sistemin işleyişinde siyasal bakımdan daha üstün olanlar vardır ve bunlar küçük bir azınlık olsalar bile büyük çoğunluklardan daha müessirdirler.

* * *

Avrupa Birliği konusu nerede ise yarım asırdır Türkiye'nin siyasal gündeminde var. İlk defa 1959 Temmuzunda müracaat ettiğimize göre aradan uzun bir süre geçmiş bulunuyor. 1963'de Ankara Antlaşmasını imzalayarak resmi ilişkileri başlatmışız. O gün bugündür süreç işliyor.

O yıllarda işin siyasal boyutuyla fazla ilgilenilmiyor daha çok ekonomik yönü öne geçiriliyordu. Ne Kopenhag Kriterleri, ne Maastriht kararları vardı. O günkü adıyla AET çeşitli merhalelerden geçerek AB halini aldı. Bugün ekonominin yanı sıra siyasi yönü öne geçti.

Türk halkı da AB ile ilgili tavrında büyük değişiklikler yaşadı. Baştan beri olumlu bakanlar vardı, ama büyük kitle karşı duruyordu. Bugünse toplumun ezici çoğunluğu AB'ye evet diyor. AB'nin ifade ettiği ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel standartlara ulaşmak istiyor. Dahası AB'ye girmeden Türkiye'deki hantal statükoyu dönüştürmenin imkansızlığını görüyor.

* * *

1999 Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin "aday ülke"liği onaylandıktan sonra başlayan yeni sürecin gereklerinin neler olduğu biliniyordu. Her yıl AB Komisyonu tarafından yayınlanan Türkiye Gelişme Raporlarında Türkiye'nin yapması gerektiği halde yapmadığı hususlar bir bir önümüze konuyordu. 2000 yılı Kasımında yayımlanan Katılım Ortaklığı Belgesi'nde Türkiye'nin yapması gerekenler kısa ve orta vadeli olarak sıralanmıştı. Arkasından 2001 Martında Türkiye'nin AB Komisyonuna sunduğu Ulusal Programda da yapmayı taahhüt ettiği hususlar kısa ve orta vadeli olarak belirtilmişti.

Ulusal Programda kısa vadeli olarak yapılması düşünülenler bir yıl içinde yapılacaktı. Bu bir yıllık süre Mart ayının 19'unda dolmakta olduğuna göre şurada üç haftalık bir zaman var demektir. Bu kısa zaman içinde Türkiye'nin verdiği sözleri tutabilmesi için çok hem de çook yoğun bir çalışma yaparak yeni yasalar çıkarması, bir takım değişiklikler yapması, reformları yürürlüğe sokması gerekiyor ki bunun imkansız olduğu açık.

Aslında çok şey söyleyip hiçbir şey söylemeyen Ulusal Programın kimseye güven vermediği ve bu programa bakıldığında Türkiye'nin AB konusunda ayak dirediğini pek çok kişi söylemişti. Ketum, çekingen ve açık olmayan bir retorikle kaleme alınan Ulusal Program cesur bir metin değildi. Ama yine de önemli bir adımdı.

Bugünse bu adımın arkası getirilmesinde ciddi sorunlar, duraksamalar ve tereddütler olduğu anlaşılıyor. Bir yandan Hükümeti oluşturan partiler arasında ortak bir duruş ve eylem birliği yok, diğer yandan da siyasal iktidarı kullanan devlet kurumları arasında bir beraberlik yok. Siyasal temsil noktasında yüzde onlar noktasında bile olmayan kesimler arasında oluşturulmaya çalışılan Kuvayı Milliye İttifakı, bazı hassasiyetler üzerinde oynayarak toplumun büyük çoğunluğunun geleceğine ipotek koymaya çalışıyor.

Bu süreçte Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi ve başyazarı ile vatandaştan aldığı oyun temsili sorumluluğu altında ezilen bir parti arasında ittifak çabalarına şahit olmamız, görünürdeki ideolojik saflaşmanın nasıl bir yanıltıcı tablo sunduğunu göstermesi açısından anlamlıdır.

Statükodan beslenenlerin geleceğe karşı ittifak çabaları asla şaşırtıcı değil!


28 Şubat 2002
Perşembe
 
DAVUT DURSUN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED