T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

K Ü L T Ü R

Keke'nin şarkıları duvarlara

Acılı "Keke" türküsüyle tanıdığımız Servet Kocakaya "Duvar Şarkıları" adlı yeni albümünde, 12 Eylül sonrasının sokağını söylüyor.

Servet Kocakaya ince, hüzünlü sesiyle Keke'yi dinleyen herkesin yüreğine acı düşürmüştü. Öyle ki insanlar Servet Kocakaya'dan çok Keke'yi tanımış, onun için Keke diyenler olmuştu. Aslen Bingöl doğumlu olan, ancak çocukluğu Çukurova'da geçen Kocakaya, yeni albümü Duvar Şarkıları'nda Keke'deki hüzünlü tarzını sürdürüyor.

Kendini Anadolu'nun ortalama bir insanı olarak gören Servet Kocakaya, namı diğer Keke, hayatını bir yolculuk olarak görüyor. Annesi zaza, babası ise Kurmançe olduğu için Türkçe'yi ilkokul ve ortaokulda öğrenen Kocakaya şöyle konuşuyor: "Sokakta Türkçe, evde Kürtçe konuşuluyordu. Çocukluğum bu iki arada geçti. Bingöl'den sonra, Antalya ve Mersin vardı. Sonra Diyarbakır ve yine Mersin vardı. Bir dönem hayatımın hep böyle geçeceğini düşündüm."

Başlangıç Keke ile

Sonra üniversiteyi kazanıp Ankara'ya geçen Keke için yeni bir kapı aralanıyor. Üniversite öğrencisiyken 1999'da Keke ile fırtınalı müzik piyasasına atılan Servet Kocakaya, ilk albümü ile beklediğinden fazla ilgi görüyor. İkinci albümü Ki Ziva ile istenmediği kalıplara sokulmak istense de, bu fazla sürmüyor.

Servet Kocakaya, yeni albümü Duvar Şarkıları'nda hayranlarının karşısına yine hüzünlü bir sesle çıkıyor. Sanatçı, son albümünü şimdiye kadar pek denenmeyen bir metot olarak görse de, aslında bunu da Keke'deki tarzının devamı olarak görüyor.

Duvarların, hele de 80'li yılların duvarlarının o dönemin aynası olduğunu söylüyor: "Kesinlikle ritm tutamayacağınız bir ölçüde ezgi vardı duvarlarda. Karmakarışık bir aynaydı o duvarlar. Ama biz o ritmi o zaman görememiştik. Ben bu albümünde o ritmi, o dönemi yakalamaya çalıştım" diyen Servet Kocakaya, bu albümde insanların söyleyemeyip gizlice duvarlara yazdıklarını açımça söylemeye çalıştığını belirtiyor. Hatta protest müziği Türkiye'de sadece kendisinin yaptığını iddia etmekten de geri durmuyor. Günümüzde protest müzik yapanların kurulu yanlış düzenden yana olduklarını savunan sanatçı, hem yazıp hem söyleyen sanatçı olarak Aşık Mahsuni Şerif'ten sonra sadece kendisinin kaldığını iddia ediyor. Kendisi ve bazı müzisylenler için yapılan şehir ozanı tanımını saçma bulan Kocakaya, 'Ozan ozandır, ozanın şehirlisi köylüsü diye bir şey olmaz' diyor.

Tarzının bir sentez olduğunu kaydeden Kocakaya, "Şarkıları tek tek ele aldığınız zaman karşınıza Sezen Aksu çıkacak, Barış Manço çıkacak, Ahmet Kaya ve daha nice farklı ses çıkacak. Ve her zaman Servet Kocakaya çıkacak. Elektrobağlamanın sesini duyacak herkes. Çukurova'da düğünlerde elektrobağlama çalınır. O var bu albümde. Berfin'de o var örneğin. Bunların hepsini Servet Kocakaya müziğinin duvarlarında ördüm."

Yine hüzünlü bir albüm

Konuşma sırası yeni albüme gelince, konu gelip hüzünde düğümleniyor. Keke, hem albümün, hem de Servet Kocakaya'nın kendisinin hüzünlü olduğunu söylüyor. 20 gün önce piyasaya çıkan albümünü, hergeçen gün daha da beğenerek dinleneceğini söyleyen Kocakaya, albümde en çok klibi de çekilen Piro isimli parçanın başarısını beklediğini ifade ediyor. Her parçasında ayrı bir hikayeyi anlatan Keke, Piro'da bir önceki albümü Guleyşa'da kaybettiği kızını hatırlayıp hüzünlenen Tuncelili bir babayı anlattığıını söylüyor. Albümündeki 11 parçının 10'unun söz ve müziğini kendisi yapan Kocakaya, Dersim ve Çukurova'yı anlatan parçaların yanısıra bir şiirinde de Ankara'yı konu alıyor.

'Keke benim babamdır'

"Keke benim babamdır" diyen Servet Kocakaya, şöyle konuşuyor: "Ben ne protest müzik, ne de türkü yapıyorum. Aslında ben insanlara öykü anlatıyorum. Keke'de babamın hikayesini anlattım. Zorluklar içinde geçen bir hayatın mücadelesini. Bugün de Keke dediğim babam bir kahveciydi ben küçükken. Köyünden 70 kilometre uzaktan karda kışta yürüyerek çuvalla çay şeker getiren bir adamdı. Hayatı mücadele içinde geçen, 9 çocuğu onca zorluk içinde büyüten bir insanın öyküsüydü Keke. Günü mücadele içinde geçen, alınteriyle yoğrulan bir hayatın hikayesiydi Keke. "

  • ÖMER ÇAKKAL

  •  
    Bilimin sınırları sınırların bilimi
    "Olanaksızlık", bilimde, sanat, edebiyat ve politikada da 'imkansız'ı sorguluyor. Bilinmesi olanaksız şeyler var mıdır? Sınır nedir? Bilgi kendi sınırlarını dayatıyor olabilir mi? İnsanın aklı, bilgisi, bilinci sınırlı mı? gibi insanlık tarihi boyunca sorulan sorulara, bilginin sınırsızlığında yaşanan olanaksızlıklara cevap arayan, olanı olmayanla anlatma imkanlarını araştıran John D. Barrow'un "Olanaksızlık/Bilimin Sınırları ve Sınırların Bilimi" adlı yapıtı Sabancı Üniversitesi Yayınları tarafından yayınlandı. Sadece bilim alanında değil, sanattan edebiyata politikadan ilahiyata kadar birçok alanda yaşanan olanaksızlıkları ele alan kitap, insan, doğa ve bilim üçgeninde bizi bekleyen ve hala cevabı bulunamayan sorular üzerinde duruyor. Barrow, aynı zamanda farklı alanlardaki uzmanların "olanaksızlık" sanatına bakış açısındaki farklılıklara dikkat çekiyor. Arthur C.Clarke'in "Eğer yaşlı ve ünlü bir bilimci bir şeyin olanaklı olduğunu söylerse, büyük olasılıkla haklıdır; ama eğer olanaklı olmadığını söylerse, büyük olasılıkla yanılmaktadır" sözü ile başlayan kitapta, Margaret Teacher, Melvin Bulgess, Nicholas Falletta, Marian Diamond gibi birçok ünlü düşünür, yazar, çizer ve politikacının görüşlerine yer veriliyor. Durham, Oxford, Berkeley, Sussex ve Cambridge üniversitelerinde matematik, fizik, astronomi ve astrofizik alanında dersler veren John D. Barrow, halen Cambridge Üniversite'sinde öğretim üyeliği görevini yürütüyor. Barrow'un astronomi ve astrofizik alanında yayımlanmış yaklaşık 318 yayını bulunuyor. Bilgi için tel: 0 212 292 13 13
    Bertolucci '68 gençliğini anlatacak
    "Paris'te Son Tango", "1900" ve "Son İmparator" gibi filmlerin ünlü yönetmeni Bernardo Bertolucci "The Dreamers" adlı film için Paris'te set kuruyor. İtalyan yönetmenin son filmi Mayıs 1968'in özgürlükler ortamına göndermeler yapıyor. Film, Fransız iki kardeşin Paris'te okuyan bir Amerikalıyla birlikte geçirdikleri günleri ve paylaştıkları duyguları konu alıyor. Başrollerini Louis Garrel ve Eva Green'in üstlendiği filmin senaristi Gilbert Adair. Filmin 2003 yılında vizyona girmesi planlanıyor.
    27 Temmuz 2002
    Cumartesi
     
    Künye
    Temsilcilikler
    ReklamTarifesi
    AboneFormu
    MesajFormu
    Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
    Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
    Bilişim
    | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür

    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
    © ALL RIGHTS RESERVED