|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bence partiler farklı isimler almak yerine, iki ana başlık altında toparlanabilirler. "Beyaz Türklerin Partisi" ve "Zencilerin Partisi" Ben, "Beyaz Türklerin" arasında yaşayan bir "Zenci" taraftarı olarak, çevreyle uyum sağlama imkânını bulamıyorum. "İyisi mi siyaset konuşmayalım" deyip, susmayı tercih ediyorum. Karaoğlan'dan Erdoğan'a
Türkiye'de klasik anlamda sağ-sol ayırımı kalmadı. Cumhuriyet Halk Partisi, ortanın solu hareketi çıkana kadar, tam bir devlet partisiydi. Ortanın solu, 6 oku tartışmaya açan bir gelişmeyi de başlattı. Ortanın solu ile, CHP yenilendi; genç kadrolar yönetimi ele geçirdi; Ecevit, İnönü'yü yendi; Genel Başkan seçildi. Karaoğlan Ecevit, "Zencilerin" önderiydi. "Amerikan emperializminin" haşhaş yasağına direnen de, 12 Eylül dönemi, Nihat Erim'i başbakan yapar yapmaz, müdahaleye karşı cephe alan da o oldu. Nihat Erim "Özgürlüklerin üzerine şal örtülebilir" diyerek, "vatan ve milletin bekası için" bireylerin harcanmasını makûl gören bir zihniyetin temsilcisiydi. Bu tavır da, Ecevit'in benimsediği ortanın solu ile bağdaşmıyordu. O tarihte, bizim gibi muhafazakâr-milliyetçilere göre "Ortanın solu, Moskova yoluydu"; komünizme karşı mitingler revaçtaydı. Milliyetçiler, Sovyet tehlikesinin korkulu rüyasını görüyorlardı. Ecevit, sosyal demokrasinin evrensel değerlerine sırtını çevirmemekle birlikte, milli bir çizgiyi de yansıtıyordu. Gecekondu oyları, Ecevit'e aktı. Umutsuzların umuduydu Karaoğlan. Tıpkı bugün Tayyip Erdoğan'ın çaresizlerin çaresi (!) olduğu gibi. Halkçı Ecevit
Sovyetler Birliği, demirperde, soğuk savaş, Marksizm gibi olgulardan bağımsız düşünüldüğünde, sol, değişimin, gelişmenin, paylaşmanın siyasete yansıyan yüzüdür aslında. Fakirin, güçsüzün, güç odakları karşısında direncini ifade eder. Maalesef Türkiye'de solu -Karaoğlan dönemi hariç- bir türlü bu çizgiye oturtmak mümkün olmadı. Çünkü siyasetin beslendiği iki ana kökten biri, CHP, devleti kuran, devrimleri yapan bir partiydi. O devrimlere öylesine bağlı kaldı ki, Atatürk'ü öylesine tabulaştırdı, putlaştırdı ki, statükocu bir konuma itildi. İşte Karaoğlan dönemi, CHP'nin o çizgisinde bir kırılma ve halka yönelmedir. Boşuna Ecevit'e "Halkçı Ecevit" denilmiyordu. Demokrat Partisi ise, oligarşik bürokratik yapı karşısında, değişimi temsil ediyordu. Egemenlerin önünde halkın sesi oldu ve "Yeter söz milletindir" diye ortaya çıktı. Demokrat Parti, 27 Mayıs'ta, alaşağı edildi. Celâl Bayar bu darbenin ardındaki gücü tarif ederken, DP iktidarıyla birlikte arka plana itilen asker-sivil bürokrasi ve seçkinlerin, yeniden egemen olma çabalarına parmak basıyordu. Milli egemenlik
Elbette, demokrasiyi, tek başına milli egemenlik kavramı üzerine oturtmak da mümkün değil. Çünkü jakobenlerin dayandığı "totaliter demokrasi" anlayışı ve "halka rağmen halkçılık", Fransız düşünürü Rousseau'nun milli egemenlik teorisinden feyz almıştır. Birey olarak insanın hayatı, toplumun genel iradesini ve devletin buyruğuna tâbidir. Genel irade, bölünmez, yanılmaz, sınırlanamaz. Oysa liberal demokrasi, bireyin mutlak ve temel bazı hakları olduğunu ve bunların hiçbir şekilde tahdit edilemeyeceği fikrini benimser. Demokrat Parti, egemenler karşısında milleti temsil etti ama, herhalde yeterli bir demokrasi birikimine ve tecrübesine sahip olmadığı için, çoğunluğu her şey zannetti. Buna rağmen halkla irtibatı hiçbir zaman kesilmedi. Bugün İnönü Anıtkabir'de fakat, Menderes milletin sinesinde yatıyor. Nevzat Tandoğan
Çok partili siyasi hayata geçmeden önce, bürokrasinin tavrını, gazeteci Bedii Faik, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan örneği ile ortaya koyuyor anılarında: "Bu idareci tipi, devletin hizmetkârıdır, halkın ise patronu. Bu idareci tipi, milleti kullanmaya, çekip çevirmeye ve ancak devletin istediği yöne doğru büküp kanırtmaya memurdur; böyle ayarlanmıştır. Bunların şaheseri milli şeflik devri Ankara'sının Valisi Nevzat Tandoğan'dı. Ankara'nın ana caddelerine, köylüyü ve tulumlu işçiyi, görüntü bozulur diye sokturmayacak kadar. Ankara'daki bir cinayeti veya hırsızlığı, asayiş bozuk sayılır diye, gazetelere yazdırmayacak kadar. Gazeteci hırpalayacak, maiyet pataklayacak, mafya babalarına rahmet okutan bir tehditçiliği ve dehşetengiz davranışı, sanki aslî göreviymiş gibi kuşanacak kadar. Bu gerçekten iğrenç ve bunaltıcı baskı sonucudur ki, 1950'de DP iktidara gelip CHP yıkıldığı zaman, yıllar yılı kendini geçiremediği ana caddelerde, inadına bu defa eşeğini ve öküzünü süren köylüler gırla idi." Beyaz Türkler ve aristokrasi
Karaoğlan çizgisi, klasik CHP'li tavırda bir kırılma yaratmıştı. Ecevit, Demokratik Sol Parti'yi de bu düşüncelerle kurdu; savunduğu fikirler, hep, eski Halkçı Ecevit'inkilere benziyordu. Ama, iktidardayken, belki de yaşlılığın verdiği aczle, tamamen Hüsamettin Özkan'a teslim oldu; değişti. Bugün üç yıllık Ecevit Hükûmeti'nden şikâyet edenler, oklarını Hüsamettin Özkan'a çevirmek durumunda. Çünkü, Halkçı Ecevit'i, sermaye çevrelerinin ve "Beyaz Türklerin adamı" haline getiren Özkan'dır. İsmail Cem ise, kendisi zaten "aristokrat" ve daima klasik çizgiyi korumuş olan bir politikacı. Nitekim, desteğini nerelerden aldığına bir bakınız. Beyaz Türkler, "Çoban Sülü'den de, Halkçı Ecevit'ten de bıktık. Bize benzeyenler artık iktidar olsun" diyor. Açıkça, dürüstçe böyle konuşuyorlar. "Ya Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller?" sorusuna karşı genel eğilim şöyle: "Onlarla olmuyor. Olmadı. At çöp sepetine! Yeni umut İsmail Cem-Kemal Derviş." Hüsamettin Özkan ise gözardı ediliyor; unutturulmak isteniyor. "Troyka"nın bir ayağına, şal örtülüyor. Beyaz Türklerin oyu yeter mi? Yetmez... İşte bu yüzden "Zencilerin" de ağzına bir parmak bal çalmalı. İsmail Cem "Benim türbanla bir sorunum yok" şeklinde konuşuyor ve bu defa da İsa'ya yaranayım derken, "Musa" homurdanıyor. "İsmail Cem 'Benim türbanla, başörtüsüyle sorunum yok' dışında açık vermedi. Bunun neresi açık derseniz, 'Benim türbanla, başörtüsüyle sorunum yok' diyene, ileride birileri de çıkar, sandık öncesi 'Bizim seninle sorunumuz var' derler." (17 Temmuz 2002-Hasan Pulur-Milliyet) Derviş'in ayakbağı
Kendisini sol kökenli olarak tarif eden Kemal Derviş de, konumu gereği Beyaz Türklerin adayı haline geldi. TÜSİAD, banka çevreleri, Nişantaşı, Bebek sâkinleri, Ankara'da, Çankaya, İzmir'de Kordon, Bodrum tatilcileri, özellikle Göltürkbükü'nün müdavimleri, Lailacılar, hepsi yeni umut diye Kemal Derviş'e kenetlenmiş durumda. Derviş, acaba Turgut Özal'ın sağladığı mutabakata ulaşabilecek mi? Onu tutanlar, muhalif düşüncelere veyahut "zencilerin hürriyetlerine" saygı göstermiyor. Her biri adeta eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan. Derviş, Tayyip Erdoğan'ın kendi kitlesi üzerinde oynadığı uzlaştırıcı rolü oynamayı başaracak mı? Taraftarlarını, bağnazlıktan, saplantılı laikçilikten, jakobenlikten kurtarabilecek mi? Çağdaşlaşmanın doğru bir tarifini benimsemelerine yardımcı olacak mı? "Neticede Medine Şehir devleti, o günkü şartlara göre laik bir devletti. 'Dinde zorlama yok' ilkesi geçerliydi. Musevilere ve inançlarına saygı gösteriliyordu" cümlesini anlayışla karşılayacak bir toplum dokusu onun yardımıyla kurabilecek mi? "Modernleşme, Batılı kimliğin benimsenmesi değil; ekonomide, siyasette, teknolojide, bireyin önünün açılması; bireyin özgürleşmesini sağlamaktır" fikrine katılacak mı? Bu tarife göre, "Bilgisayar Mühendisi Merve Kavakçı çağdaş ve özgür bir kadındı. Ona haksızlık yapılmıştır" iddiasına acaba ne cevap verecek? Taraftarlarının tutsağı haline gelmeden yeni ufuklara açılabilecek mi? Unutmayalım, bunlar "Türbanla sorunumuz yok" cümlesine bile takılırlar. Cuma namazına giden Mehmet Ali Bayar'a dahi laiklik dersi verirler. Bence Derviş'in en önemli ayakbağlarından biri, onu bağırlarına basan Beyaz Türkler'dir.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Aktüel | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |