|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Geçen hafta Radikal gazetesinde Türker Alkan'ın yazılarından birinde İstanbul'un Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtüna'nın "yalancı" olduğu anlamına gelen cümleler okumuştum. Yazar, başkanın yalan söylediğinin televizyon haberlerine yansıyan görüntülerden de anlaşıldığını yazıyordu. Üzülmüştüm ama şaşırmamıştım. Çünkü, ülkemizde özellikle resmî görevleri, hele yetkileri olan zevâtın yalan söylediklerine, hem de kolayca yalan söylediklerine sıkça rastlanıyor. 10 Ağustos 2003 Pazar günü Türker Alkan'ın köşesinde şu notu okuyunca hem şaşırdım, hem üzüldüm: "İstanbul Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna telefon etti, iki gün önceki yazıma atıfta bulunarak, eşinin silahla ateş ettiğini gerçekten görmediğini, televizyonların haber veriş tarzının olayı saptırdığını, eğer olayı görseydi kabul etmekten kaçınmayacağını söyledi." Şaşkınlığım, sayın başkanın adı geçen yazarı arayıp açıklama yapmaya vakit bulabilmesinden ötürüydü. Üzüntümün nedeni ise, Türker Alkan'ın "televizyonların haber veriş tarzı" hakkında herhangi bir bilgisi yokmuş gibi, gafil avlanabilmesi oldu. Çünkü, şimdi bakmaya üşendiğim o yazısından, sanki başkanın açıkça yalan söylemekten çekinmediğini kendi gözleriyle görmüş, kulaklarıyla işitmiş gibi bir izlenim edinmiştim ben. Gerçek, başkanın telefonda yazara söylediği, onun da köşesine not ettiği gibiyse, Türker Alkan'da ciddî bir algı bozukluğu başlamış demektir. Başka bir olasılık da şudur: Türker Alkan, aslında "televizyonların haber veriş tarzı"nın farkındadır, buna rağmen, işin aslının çarpıtılmasına gönüllü olarak katılmaktadır. Kötü bir olasılık bu. Kişiyi dürüstlüğün ve ahlâkın dışına düşüren bir kepazelik. İnşallah, Türker Alkan için böyle bir olasılık söz konusu değildir. Çünkü bu, örneğin, yaşlanmaya ya da başka nedenlere bağlanabilecek algı bozukluğundan daha ürkütücü bir durumdur. Bu ürkütücü durumun bir örneğini, aynı gün, aynı gazetede Mine G. Kırıkkanat'ın " 'Lüküs' tesettür" başlıklı yazısında gördüm. Ne şaşırdım, ne üzüldüm; tiksindim. Yazı şu cümleyle başlıyor: " 'İsmet', utangaç, saf, çekingen ve nefsine egemen anlamlarını içeren bir sözcük." Bu kadıncağız, bu anlamları hangi "sözlük"ten aktarıyor acaba? Bir "ad" olan, özel ad olarak da kullanılan "ismet" sözcüğüne "utangaç, saf, vb." "sıfat" anlamını verecek kadar bilgisiz bir sözlük yazarı düşünülebilir mi? Evet, bu ülkede bir yığın akıl almaz cehâlet örneği sergileniyor ama bu kadarının olduğunu da, olacağını da sanmıyorum. Belki, "Adınızın anlamını biliyor musunuz?", "Türkçe isimler sözlüğü" gibisinden, bebelerine ad arayacak şaşkın annebabalara kılavuzluk etsin diye yazılan kitaplardan birinden aktarıyordur bu tanımı. İkinci cümle: " 'Muhaddar' ise yeşile boyanmış demek." Üçüncü cümle: "Peki 'tesettür' ne demek?" İkinci paragrafın ilk cümlesi: "Ahmet Vefik Paşa'nın 'Lehce-i Osmani'sine göre (Recep Toparlı, TDK yayınları) tesettür; örtünmek, gizlenmek, ismet ve muhaddar anlamına geliyor…" Ne Ahmet Vefik Paşa, ne Recep Toparlı, böyle bir rezalete imza atmış olamaz. Bunu ancak Mine G. Kırıkkanat "uydurabilir". Tesettür'ün karşısına "örtünmek, gizlenmek" yazmış, yazabilmiş olan bir sözlük yazarı, tutup da "ismet" ve "muhaddar" kelimelerini –ki ikisi de sıfattır- eklemez, ekleyemez. Tutarlılığın ucundan tutan biri, öyle isimden sıfata zıplayamaz. Eski lügatlerde, tesettür maddesinde "muhadderât-ı İslâmiye"den bahsedilir ki, "ergenlik yaşına gelmiş, örtünmesi gereken Müslüman kadınlar" demektir. Cehâlette ve tembellikte sınır tanımayan bu kadıncağızın "yeşile boyanmış" dediği "muhaddar", sanıyorum "muhadder"dir. Eğer, kaynak gösterdiği Lehce-i Osmani'de de "muhaddar" yazılıysa –umarım öyle değildir- Ahmet Vefik Paşa merhumun kemiklerini sızlatan Recep Toparlı'ya da, TDK'ye de yuh olsun, demeli. Sonraki cümleler, bu irtibatsız, ıttıratsız, saçma sapan "bilgi" üzerine bina ediliyor ve kime, nasıl tüküreceğimi bilemez oluyorum.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |