AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

K R O N İ K  M E D Y A
Gazeteler bize 'Türkiye'de
Kürtçe kurs yok' dememiş miydi?

6 Ağustos tarihli Hürriyet'in birinci sayfasında yer alan "Milletvekili kızı Kürtçe öğrenemedi" başlıklı haber, herhalde günün en şaşırtıcı haberiydi. Ne açıdan? Söyleyeceğiz, ama önce haberi aktaralım:

"MİLLETVEKİLİ KIZI KÜRTÇE ÖĞRENEMEDİ… AB uyum paketlerinin uygulama sorunu, CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek tarafından ilginç bir örnekle gündeme getirildi. Özyürek'in ABD'de öğretim üyesi antropolog kızı, Türkiye'de Kürtçe öğrenmeye kalkınca hayatından bezdi. ABD'de San Diego kentinde öğretim üyeliği yapan Doç. Dr. Esra Özyürek, Türkiye'ye geldiği dönemlerde mesleğinin gereği olarak, halk dilleri ve kültürleri konusunda araştırma yapmak istedi. Özyürek, Kürtçe öğrenmek ve dili tanımak amacıyla 2 yıl önce Kürtçe kursları açılmasına imkan veren yasadan yararlanarak kurslara katılmak istedi. Esre Özyürek, kursa kaydını yaptırdı, ancak sık sık yapılan polis baskınları kendini bezdirdi. Esra Özyürek, Kürtçe öğrenmekten vazgeçip, iznini tamamlayınca ABD'ye döndü…"

Tipik bir "Burası Türkiye, yok öyle" haberi değil mi? Dolayısıyla "Ne var bunda bu kadar şaşıracak" diyenler ilk bakışta haklı. Ama bizi şaşırtan şeyi söylediğimizde, eminiz onlar da şaşıracak…

Mesele şu: Siz şimdiye kadar "anadilde eğitim" hakkı konusunda yayımlanan kanun ve yönetmelikler doğrultusunda Türkiye'nin herhangi bir yöresinde Kürtçe kurs açıldığı yönünde haber okudunuz mu? Okumadınız, hayır. Okuduğunuz haberler hep, kanunun açık hükmüne rağmen, çıkarılan yönetmelikte getirilen zorluklar nedeniyle hiçbir kursun açılamadığı yönündeydi. (Bu şark kurnazlığı Hasan Cemal'in Kürtler kitabında, "üst düzey bir asker" tarafından daha 1990'ların ortalarında müjdelenmişti… Asker, "Kürtçe eğitimi, isteyenin kurs açmasını sağlayacak kanunlar çıkartılabilir, bunda korkulacak bir şey yok" dedikten sonra cümlesinin sonunu şöyle getirmiş: "Çıkaracağınız yönetmeliklerle uygulamayı zorlaştırırsınız.").

Türkiye'de bürokrasinin zihniyeti konusunda bir parça bilgi sahibi olanlar için basında çıkan "var ama yok diyen yönetmelik" haberleri o kadar normaldi ki, "Türkiye'de hiç Kürtçe kurs yok" haberleri de bir o kadar normal geliyordu okurlara… Nitekim bu haberlerden sonuncusunu 4 Ağustos tarihli Yeni Şafak'ta okumuştuk… Gelin o haberi de hatırlayalım:

"KÜRTÇE YOKUŞTA KALDI… Avrupa Birliği (AB) uyum yasaları kapsamında çıkarılan 'Yerel Dil ve Lehçelerde Öğretim' yapılması ile ilgili yasanın çıkarılmasının üzeriden 10 ay geçmesine rağmen yönetmeliğin açık olmaması ve yerel yöneticilerin engeller çıkarması nedeniyle bugüne kadar bu konuda somut bir adım atılamadı. İstanbul Kürt Enstitüsü Başkanı Şefik Beyaz, yönetmeliğin net ve açık bir dille yazılmadığını ifade ederek, 'Bundan dolayı eski yasakçı zihniyeti taşıyan yerel yöneticiler açıkçası işi yokuşa sürüyorlar' dedi. (…) Adana Kürtçe Öğretim Merkezi Müdürü Abdurahman Bakır ise yönetmelikte muğlaklık olduğunu ifade ederek 'Yönetmelikte öğretim verecek kişilerin en az iki yıl bir öğretim kurumunda kurs vermesi gerektiği yazılı. Kürtçe ile 10 yıldır profesyonel düzeyde ilgilenen birçok arkadaş var ama bunlar bu süre içinde hangi Kürtçe öğretim kursunda öğretmenlik yaptıklarını ispatlayabilirler ki? Kürtçe öğretim kursu yoktu ki bu süre içinde' dedi."

Görüyorsunuz, bu konudaki son gazete haberi de bize "Türkiye'de faaliyete geçen tek kurs bile yok" diyor… Peki bu durumda Mustafa Özyürek'in "Kürtçe kursa kaydını yaptıran ama polis baskınlarından yıldığı için Kürtçe öğrenmekten vazgeçen kızı"na ilişkin haberi nereye koyacağız?

Böyle kurslar vardı (ve var) fakat basın bunları "atladı" (ve atlıyor) mu yoksa? Eğer böyleyse, affedilmez bir "haber atlama" vakası ile karşı karşıyayız demektir. Ya da Mustafa Özyürek bazı şeyleri yanlış hatırlıyor!!! (A.G.)


Aynı haberden: 'Netleşmedi… Katılmayacağı öğrenildi… Gitmesi beklenmiyor…'

"Yılın düğünü"nün gerçekleştiği 10 Ağustos'ta Sabah'ın haberlerinden birinde "muhalefet"in düğüne karşı tavrı ele alınıyordu… "MUHALEFETTEN DÜĞÜNE 'MUHALEFET'" başlıklı haberin ilk cümlesi, "Muhalefet partisi liderleri, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ın düğün törenine katılmayacak" şeklindeydi.

Haberin bundan sonrasının önemli bir bölümü, Cumhurbaşkanı'nın düğüne gidip gitmeyeceği sorusunun cevabına ayrılmıştı. Sabah'ın, Cumhurbaşkanı'nı "muhalefet" içinde sayması bir tür "cinlik" mi? Başlangıçta öyle sandık, ama haberin içinde Sezer'in tavrını açıklamaya çalışırken kullanılan toplam üç cümlenin üçünden de ayrı anlamlar çıktığını ve bunların kısacık tek bir haberde barış içinde birarada yaşadığını görünce vazgeçtik bu düşüncemizden… Belli ki, Sezer'in tavrının muhalefet içinde değerlendirilmesi de tıpkı bu tuhaflık gibi bir yazıişleri savrukluğundan ibaretti…

Sözünü ettiğimiz üç cümle aynen şöyle: "Törene katılıp katılmayacağı netleşmeyen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in resmi programında ise sadece İstanbul 21. Dünya Felsefe Kongresi görünüyor… Muhalefet liderlerinin temsil edilmediği törene Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in de katılmayacağı öğrenildi… Sezer'in düğüne gitmesi beklenmiyor…"

Eğer Sezer'in düğüne katılmayacağı "öğrenildi" ise nasıl "katılıp katılmayacağı netleşmemiş" oluyor ya da "düğüne gitmesi beklenmiyor,,,"

Örneği Sabah'tan verdik ama biliyoruz ki, editoryal kontrol mekanizmalarındaki zaafiyetten kaynaklanan böyle çok sayıda haber çıkıyor gazetelerde… Hiç kuşku yok ki, böyle bir haber tecrübeli bir editörün okumasından geçip de bu şekilde yayımlanamaz; bu haber ciddi bir kontrolden geçmediği için böyle yayımlanmıştır…

Son 10-15 yılda, toplumda "orta sınıf"ın zayıflamasına benzer bir gelişme basında da yaşandı. Gazeteyi köşe yazarlarının sattırdığı yanlış inancı nedeniyle muhabirlere ve gazetelerin "orta sınıf"ını teşkil eden editörlere önem verilmemeye başladı. Editörlerin bir bölümü çareyi "para ve itibar" buldukları "köşe"lerde aramaya başladı ve gazetelerin mutfakları zayıfladı. Yazıişlerinde artık eskiden olduğu gibi her haber için kılı kırk yaran kontroller yapılmıyor, "saldım çayıra mevlam kayıra" misali, gelen haberler şöyle bir gözden geçi-rilip sayfaya yollanıyor. Hâlâ mevcut iyi editörler iş yoğunluğundan yeterli zamanı bulamıyor; yetenekleri zaten sınırlı bazı eitörler de ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, önlerine gelen metinlere gerekli müdahaleyi yapamıyor…

Gazete yönetimleri Türk basınının asıl probleminin haber (muhabir) problemi olduğunu kabul edip gereğini yapmadıkları sürece bu iş böyle sürüp gidecek. (A.G.)


Kaç metre fark attı?

Berlin'de uluslararası atletizm şampiyonası İSTAF'a katılan Süreyya Ayhan, yine bir başarıya imza atarak birinci geldi. Peki, 1500 metrede yarışan bu büyük koşucumuz en yakın rakibine kaç metre "fark attı"?

Koşucumuzun başarısını daha iyi anlayabilmek için bu bilgi de önemli değil mi? Çünkü sonuç olarak, koşucumuz maraton ya da 10.000 metre değil, 1500 metre koşuyor...

O halde bakalım gazeteler bu konuda ne diyor:

Star, Milliyet ve Yeni Şafak'a göre, Süreyya Ayhan en yakın rakibine 100 metre "fark attı". Hürriyet ve Radikal söz konusu farkı 70 metre olarak veriyor.

Sabah gazetesinin epeyce "hasis" davrandığı gözleniyor: 50 metre

Cumhuriyet gazetesi ise Sabah'ın tersine keseyi iyiden iyiye açmış: 200 metre

Önümüzdeki bu manzara "komik"liğin ötesinde kocaman bir ciddiyetsizliğin ne iyi bir örneği değil mi?

Gazetelerimizi kaplayan onca "spor sayfası"nın Süreyya Ayhan'ın en yakın rakibine kaç metre fark attığı konusunda birbiriyle bu derece tutarsız bilgi vermesi affedilebilecek bir şey mi?

Anlaşılan o ki, "yılın düğünü" filan derken gazeteler geçen hafta "metre"yi de şaşırdılar... (K.B)


Biri ilginç, biri münasebetsiz iki gözlem...

Hürriyet'in "Felsefe Kongresi'ni izleyen muhabiri Sefa Kaplan'ın "Notlar"ın dan:

"İşin ilginç yanı ilk kez toplanan kongrede İslam felsefesini temsil eden herhangi bir isim de yoktu."

"Kongre 'Felsefeciler saçı sakalı birbirine karışmış ve dünyayla bağlantısını kopartmış insanlardır' görüşünü de yıktı. Çünkü felsefecilerin büyük çoğunluğu gayet şık insanlardı. Mahalli kıyafetleriyle katılan Hintliler hariç. Onlar hemen dikkat çekiyordu" (!)

Nasıl yani; nasıl "hemen dikkat çekiyordu"? Mahalli kıyafetleriyle katıldıkları için "gayet şık" olmamak bakımından mı?! (K.B)


Medeni hal "kamu çıkarlarını" ne münasebetle ilgilendirir?

Bir Hürriyet okuru, gazetenin "Okur Temsilcisi"ne soruyor:

"Sizce Türkiye'nin en büyük gazetesinin bir YAŞ toplantısı sonrasında manşete taşıması gereken konu, bir komutanın medeni hali midir? (...) kendisinin evli, bekâr, dul, nişanlı ya da sözlü olması Türk halkını çok mu ilgilendiriyor?"

"Okur Temsilcisi"nin cevabı:

"TSK'nın komuta kademesinde teamül dışında bir atama yapılması haber değeri taşır. Üstelik bu haber kamu çıkarlarını da ilgilendirir." (!)

Ah keşke "Okur Temsilcisi" üşenmeyip, söz konusu haberin "kamu çıkarlarını" ne münasebetle ilgilendirdiğini de açıklasaydı! (K.B)


12 Ağustos 2003
Salı
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED