|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kamusal alan üzerindeki ilk sekülerleşme projesi bilindiği gibi Tanzimat Fermanıyla belirlenmiş halk arasında "bundan böyle gavura gavur denmeyecek" anlayışı ile müslümanlar Tanzimat öncesi sahip oldukları toplumsal hiyerarşideki en yüksek basamağı kaybederek, erkek bedenleri redingot ve fes ile eşitlenmiştir. Osmanlı toplumunda problemli alan olarak görülen üç eşitsizlikten ikisi hür-köle, müslim-gayri müslim arasındaki eşitsizlik Tanzimat ile ortadan kaldırılmıştır. Kadın ile erkeğin eşitliği meselesi ise II. Meşrutiyetten itibaren tartışma konusu yapılmış Türkçüler ve batıcılar kadın ile erkeğin psikolojik ve fizyolojik eşitliğini benimseyip savunurken, İslamcılar kadınların ve erkeklerin farklılığını savunarak, toplumsal düzen açısından ev iç rolleri kadınların, ev dışı rolleri ise erkeklerin icra etmesinin, aile dirliğinin gerekliliği noktasından ifade etmişlerdir. Cumhuriyet Türkiye'sinde kamusal alan seküler kurallarla yeniden düzenlenmek istendiğinde ortadan kırmızı bir hat geçti. Kırmızı hattın iç tarafı devleti ve devletin gölgesinin düştüğü alanı temsil ediyordu. Dış kısım ise dindar halkı. İç kısımda kadınlar ve erkekler "mesleğinde başarılı olan kadınların" öne çıkarılmasıyla eşitlendi. Çizginin dışındaki kadınlar gözlerden uzak olduğu için yani "görmüyorum öyleyse yok" anlayışı içinde, "dinin kadınları ezdiği tezini" ispatlayıcı "yığın" olarak durdular. Çizginin iki tarafında geçişkenlik olmadığı için, laikçi zihniyet onları durdukları yerde duranlar olarak el yordamıyla tanımladı ve bu tanıma kendi konumunu kuvvetlendirici bir tez olarak dört elle sarıldı. Kırmızı hattın dışında kalanlar dünyada esen "özgürlük" rüzgarıyla beraber (1960'lar) çizgiyi aşmaya kalkınca ve bu aşma işlemini üniversiteli kimliği içinde ifadelendirince laikçilerin ontolojik duruşu sarsıldı. Daha önce de yazdım. Başörtü yasakları devam ettiği sürece kim bilir daha kaç defa tekrarlamak durumunda kalacağım. Cumhuriyet seçkincileri, devletin ilk kurulduğu yıllarda çekilmiş olan kırmızı çizgiye sadık kalabilmek için, dindarların mevcut durumunu sabitlemek maksadıyla çizgileri yeni baştan çizerek özgürlük alanını daraltmayı tercih ediyor. Bu tercihlerinin devletin başına ne kadar büyük sıkıntılar aştığı, demokratik ortamı zedelediği hiç umurlarında değil. Çünkü kendilerini yeni baştan tanımlamaları gerekiyor. Hem laikçi kalıp, hem kendi konumunu günün şartlarına uygun olarak yeniden inşa etmek mümkün değil. Bu sebeple, İslami kesim bulunduğu noktayı terk edip hareket ettikçe laikçi söylem biraz daha tutuculaşıyor. Resepsiyon krizlerine bir de bu açıdan bakmakta fayda var. Diğer taraftan tesettürlü kadınlar istenmedikleri bir alanda var olmaya çalışırken kendisi olmaktan vazgeçmiş bir kimlik sergilemek durumunda kalıyorlar. Rahşan Ecevit, bayram kutlaması için köşke çıkmış ve fakat Cumhurbaşkanı Sezer'e elini uzatmama hakkını kullanmıştı. Bu durum, kriz, rezalet gibi isimlerle adlandırılmamış, hatta haber konusu yapılacak kadar bile değerli görülmemişti. Başörtülü kadınlar, dindarlığın tek ölçütü olarak başörtüsüne sarıldıkça "Bakın başörtülü ama ne kadar modern. Başörtülü ama ne kadar çağdaş", "başörtülü ama erkeklerin elini sıkıyor" içerikli kurdeleler bedenlerine iliştirildikçe iliştiriliyor. Halbuki başörtülü kadınlar sırf başörtüleriyle kamusal alanda "görünebilmek" adına post-modern kimlikleri benimsemekte hiçbir sakınca görmüyorlar. (Modern zihniyet ile problemli bir alanı paylaşmak durumunda kalan dinin, post-modern zihniyet ile neden daha problemli bir ilişkisinin olduğunu/olacağını başka bir yazının konusu yapacağım.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |