|
|
|
|
|
|
|
|
|
Ülkemizin değişik birçok yerinde Vakıflar Genel Müdürlüğü kanalıyla özellikle dini kurumların mülkiyeti hususunda yapılan yanlışlar, ibadet hayatının meskenlerine büyük darbeler indirmiş durumda.
MÜRSEL ZENGİN / ARŞ. GÖR.
Bu noktada Vakıflar Kanunu'nda yapılması planlanan değişiklik çalışmalarında şu hususların gözönünde bulunması gerekiyor: Her tarihi hayrat yapının gelirleri o yapıya aktarılmalı. Bu noktada tarihi ve kültürel miraslarımızdan camilerin hali pür melaline bakılarak, onları yaşatmak amacıyla kurulmuş gelir getirici yapıların gelirlerinin onlara yöneltilmesi, bu camilerin korunması sağlanabilir. Bugün o gelirler doğrudan Hazine'ye yatırılıyor ve Vakıflar Genel Müdürlüğü el koyduğu hiçbir yapıya bugüne kadar elini sürmüş değil. Aynı şekilde yardımda bulunmak isteyenlerin önündeki prosedürel işlemler mümkün olduğu müddetçe azaltılmalı. Vakıf malları belli yıllar için ihale usulüyle kiraya verilmeli ve bedeller o yörenin kira bedelleriyle aynı olmalıdır. Ülkemizin değişik birçok yerinde Vakıflar Genel Müdürlüğü kanalıyla özellikle dini kurumların mülkiyeti hususunda yapılan yanlışlar, ibadet hayatının meskenlerine büyük darbeler indirmiş durumda. Özellikle Hazine arazisi üzerine yapılan camiler hiç sorulup araştırılmadan Vakıflar Genel Müdürlüğü üzerine tapulanıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bu bağlamda, Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün sahiplenmemesi üzerine dini ibadet mahallerini teslim alması zorunluluk arzediyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün mal ve mülk edinme şekli olan hibe yoluyla bağışlanmadığı halde kurumun şahıslar veya kurumlar tarafından yaptırılan birçok camiyi işgal ettiğine taraflar arasında yıllardır süren mahkeme olaylarından tanığız. Tarihi ve hibe olmayan bütün ibadet mahalleri ilgili kuruluşlara ya da Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredilmelidir. Bunun yanında çok önemli diğer bir nokta da Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetinde bulunan ve statüleri lojman diye geçen cami imam ve müezzin lojmanlarının kiralanması... Bugün o camilerin hemen bitişiğinde yer alan lojmanların hemen hepsinde cami görevlileri değil, dini-diyaneti gözetilmeyen radikal eski dönem iktidarların 'torpilli' mensupları bulunuyor. Cami görevlileri ev sıkıntısı çekerken, yöre halkı dini sorunlarını danışacağı yer konusunda zorluklar yaşarken ve hiçbir yasal mantığı olmayan bu garabetler sürerken kimse sesini çıkarmıyor.
Sendikasızların psikolojisine dair...
ZEKİ BİLGİLİ / SENDİKACI
Sendikal mücadele ancak Maslow'un beşinci sırada belirttiği 'kendini gerçekleştiren' bireyler tarafından yapılır. Kendini tanıyan, kendiyle barışık, artı ve eksi yönlerini bilen, kendisine saygı duyan ve kendisine seven; desteği kendisi ve kendisiyle her zaman ve mekanda hoşnut olmayı ifade eder. Kendini gerçekleştiren birey onur kırıcı hiç bir şeye sessi kalmaz ve yapması gereken ne varsa onu yapar. Bu hak arama mücadelesi ise onu sendikalar aracılığıyla yapar. Sendikasızları anlamak artık kolaylaşıyor; beşinci sıraya gelene kadar dört basamağı geçmesi gerekir. Fizyolojik ihtiyacı karşılamak, açlık ve yoksulluk sınırındaki insanların yani memurların başaramayacağı bir durumdur. Fizyolojik ihtiyacı karşılanmayan birey doğal olarak kendini güvenlik içinde göremiyor. Yasal olsa da küçük riskler taşıyan ortamlardan kaçıyor. Bunu ya sendikalara üye olmamakla ya da bulunduğu ortam da en çok üyesi bulunan veya siyasal iktidara yakın olan sendikala üye olmakta buluyor. Böylece kendini güvende hissediyor tabii; bu güven sanal bir güven. Siyasal iktidarın gelip-geçiciliği, en çok üyesi olan sendikanın üye kaybetmesi kendisini tekrar güvensiz ortamlara itiyor. Geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde, hukukun üstünlüğü değil, zaman zaman üstünün hukuku geçerli olması, bireyin sendikalara karşı uzak mesafede durması sonucunu doğuruyor. Hiçbir zaman kendini güvende hissetmeyecek ve güvende olacak ortamlara da böyle giderse ulaşamayacaktır. Kendisine bundan kurtarma imkanı tanıyan sendikal mücadeleyi, kendini gerçekleştirmediği ya da buna ulaşamayıp yarı yolda kaldığı için bu imkanı harcayacaktır. Fizyolojik ve güvenlik ihtiyacı karşılanmayan birey, ait olma ve sevgi aşamasına çıkamayacaktır. Bu aşamada kendini ifade etme, sevme, sevilme, bir gruba ait olma ancak insanın kendi isteğiyle dış etkenlerin baskısı olmadan olacak bir durumdur. Bu nedenle ait olma ve sevgiyi de yaşamayacaktır sanal sevgi ve geçici mecburiyetten kaynaklanan gruplarda bulunma sonucunu doğuracaktır. Herkesin olduğu yerde olan hiçbir yerde olamıyor. Bu da silik bireylerin genel durumudur.Silik bireyler kendini de gerçekleştiremez bu da kendine sunulan imkan olan kendini ,kendi, olarak kabul eden ve kendi rengini katacağı ve kendini orda ifade edecek, özgür bir imkan olan sendikadan uzaklaşır. Bu durum da kendini gerçekleşmede en önemli unsur olan saygı da engelliyor. Temel ihtiyaçları karşılanmayan, kendini güvende hissetmeyen sevgi ve ait olma problemi olan insana saygı duyulması da beklenemez. Aldığı ücretle memurum demeye utanan bireyin, bırakın, başkasından saygı duymayı, kendine saygısı bile kalmıyor.
Mühendisliğin gizemli felsefesi
YUSUF TOSUN / MÜHENDİS
Yirminci yüzyılın modernizme açılan penceresi, beraberinde dikkatleri matematik ilimleri üzerinde yoğunlaştırmıştır. Sermaye ve emek birikiminin toplumsal kargaşası, toplum örgüsünün mühendislik süzgecinden süzülüp şekillenmesini kaçınılmaz kılmıştır. Edmund Husserl'in, Birinci Dünya Savaşı'nın Avrupa'da meydana getirdiği yıkım akabinde sunduğu 'Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe' bildirisindeki ifadeler, artık olaylara mühendis bakış açısıyla yaklaşım gereksiniminin vardığı boyutları görmek açısından önemlidir: "...Matematiksel doğabilim başarıya, olasılığa, kesinliğe, hesaplanabilirliğe dayalı, daha önce akla bile gelmeyen tümevarımları yapmak için mükemmel bir tekniktir. Başarı ölçüt alındığında insan tininin bir zaferidir." Tarihi gelişimi içinde iki tür mühendis karşımıza çıkmaktadır; sermaye ve emekle uyumlu, sermayenin büyümesini hedefleyen Taylorist mühendis; ve sermaye ve emekle çatışan, mühendisliğin ideolojik yönünü önplana çıkaran Veblenist Mühendis. Sermaye ve emeğin çıkarlarıyla uyum içerisinde var olmayı esas alan Taylorcu Mühendis, teknik bir bilgisi olmasa da işveren denetiminde çalışır. Eğitimini gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle yarıda kesip, bir torna atölyesinde mesleğinde basamak basamak yükselip baş mühendis kademesine kadar gelen Frederick W. Taylor'un; 'tüm çalışanların tek tek maksimum refahını sağlamaya bağlı olarak işverenin maksimum refahını sağlamaktır.' ifadesinde kendini bulan Taylorist Mühendis, her şeyden önce bir yöneticidir. Bilimsel Yönetimin İlkeleri'yle özdeşleşen F.W.Taylor'un mühendislik felsefesi insanı adeta sermayeleştirmiştir. Thorstein Veblen tarafından ideal tipi çizilen Veblenci Mühendis ise, Taylor'un Bilimsel Yönetim teziyle taban tabana zıtlıklar içermektedir. T. Veblen, Uğraşsızlık İdeolojisine karşı Mühendislik İdeolojisi'ni hararetle savunmuştur. Veblen, emek ve sermayenin egemenliğinin sona erdirilip, mühendisin toplumsal değişim projelerinde aktif roller almasını önermiştir.
Türkiye'de hukuk eğitimi ve geleceği
"Kanunun ne dediği önemli değil, fakat hakimin ne diyeceği önemlidir."
Hukukun tam bir tanımını yapmak çok güçtür. Zira hukukçular kendi kanaatlerine göre, hukuku niteliklerinden birine veya bir kaçına verecekleri öneme göre, hukuku tanımlayacakları için hukukun bir çok tanımı ortaya çıkmıştır ve çıkacaktır. Mesela objektif hukukun dört niteliği vardır. Yazarların bu "nitelikler"den birine veya bir kaçına birden vereceği öneme göre, hukukun tanımı da çoğalacak ve çeşitlenecektir. Birçok hukukçu bu konuda ciddi çalışmalar yapmıştır. Fakat hiç kimse henüz herkes tarafından kabul edilebilecek bir tanım yapabilmiş değildir. Bu durumu belirten filozof Kant "Hukukçular, hâlâ kendi hukuk kavramlarının tanımını aramaktadırlar" demiştir. Eski Roma'da bile hukuk, uzun zaman, din ve ahlak ile karıştırılmıştır. Gerçi, hukuku ilim haline getiren insanlar önce Romalılar olmuştur. Buna rağmen, Romalılar bile, hukuku, bazen din ile ahlak ile karıştırmışlardır. Nitekim Çiçeron'a göre hukuk "namusluluk ve hakkaniyet ilmidir," Eski Romalı ünlü hukukşinas Paulus'a göre: "Hukuk, daima iyi ve faydalı olan şeydir." Roma İmparatoru Justinyanus devrinin hukuk kitaplarında "hukuk, ilahi ve beşeri şeyleri bilmektir" diye tanımlanmış ve hukukun diğer tanımları gibi, din ve ahlak ile karıştırılması, sadece teoride, düşünce sisteminde olmuştur. Uygulamada, onlar hukuku, din ve ahlaktan ayırt edebilmişlerdir. Dante, insanların birbirleriyle ve toplam ile olan ilişkilerini göz önüne aldığı gibi, hukukun insan ve toplum bakımından arzettiği önemi de gözönüne almıştır. Ülkemizdeki hukuk yapılanmasına bakıldığı zaman üçlü bir sacayağı olduğunu görüyoruz. Bunlardan birincisini hakimler ve savcılar, ikincisi avukatlar ve üçüncüsünü ise adliye personeli oluşturmaktadır. Bu üçlünün birbirleriyle ve kendi aralarındaki harmonisi ve dinamiği diğerlerine yansımakta bu yansıma ise tüm resmi ve özel kurumların işleyişine ve sistemine de etki etmektedir. Bu iletişim ve harmonide olan en ufak rahatsızlık veya aksama katlanarak diğerlerini de olumsuz etkilemekte bu ise en çok değer verilen ve aranılan "adalet" kavramına olan inancı zedelemektedir. İşte böyle önemli ve hassas bir sistemde hukukçu yetiştirmek Hukuk Fakülteleri'ne düşmektedir. Yazımızın başında belirttiğimiz iki Alman atasözü bize kanun uygulayıcıların görevlerinin ne derece önemli olduğunu anlatmaya yeter. METİN KÖSE / AVUKAT
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |