AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ
Albaraka Türk

Y A Z A R L A R
Babacan kimleri rahatlattı?

Ali Babacan'ın Beykoz toplantısı birçok bakımdan yararlı oldu. İlginç nokta, sayın bakanı 'çok babacan' bulan iktisatçılarımızın borç yükünü hafifletme hususunda hiçbir öneri yapmamalarıydı.

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Beykoz toplantısı birçok bakımdan yararlı oldu. Evvela, devlet adamlarının genellikle 'Ankaralı' gazeteci/yazarlarla söyleşme alışkanlığı bir ölçüde kırılmış oldu. Toplantıların arkası gelirse, bu kanaatimiz pekişmiş olacak. Ekonominin kalbi İstanbul'da atıyor çünkü. İkincisi, farklı yazarların kaygılarını, daha çok hangi çevrelerin endişelerini (çıkarlarını mı demeliydim?) dile getirdiklerini yakından gözleme imkânı oldu. Üçüncüsü, sayın bakanın ve önemli bürokratlarının meselelere yaklaşımlarını göz göze 'tartma' fırsatı doğdu. (Toplantıya Sayın Babacan'ın yanısıra, Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakçı, Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Fatih Özatay ve bakanın akademik danışmanı Doç. Erdem Başçı katıldılar.)

Enflasyon-faiz dengesizliği

Toplantıya son derece iyimser bir hava hakimdi. İktisat hocalarımız dünya ekonomisindeki olumsuz yönelimlere dikkat çekmekle beraber, hükümetin şu ana kadar doğru yolda olduğunu, faiz ve kur politikalarının son derece isabetli olduğunu, 'reel sektör temsilcilerinin yaygaralarına' pek prim verilmemesi gerektiğini dile getirdiler. Sıra Hurşit Güneş'e geldiğinde sinirler gerilmeye başladı. Çünkü Prof. Güneş, enflasyonun ciddi düşüş eğilimine girdiği, Temmuz 2003-Temmuz 2004 enflasyon beklentisinin yüzde 20'nin altında olduğu, döviz kurunun ise yerinde saydığı veya gerilediği bir ortamda, faizlerin yüzde 50'nin üzerinde seyretmesini açıklamakta zorluk çektiğini söyledi. Bu durum devletin yaklaşık yüzde 30 reel faiz ödemeye devam ettiği anlamına geliyordu.

Hurşit Bey'in bıraktığı noktadan devam ettim: Türkiye son on yılda sekiz on hükümet tarafından yönetildi. Bu hükümetlerin günü, haftayı, ayı ve nihayet yılı 'kurtarmaya' yönelik politikaları ülkeyi 1994 ve 2001 krizlerine maruz bıraktı. Kısa vadeci çözümler, orta ve uzun vadeli problemlerin kaynağıdır. Şu anda da hava güneşli gözüküyor, tıpkı 2000 yılının Temmuz ayı gibi. Oysa nasıl Perşembe'nin gelişi Çarşamba'dan belli ise, Kasım veya Şubat'ın gelişi de Temmuz'dan belli olmalı.

Türkiye devleti 1992-2002 arası dönemde tam 197 milyar 155 milyon dolarlık iç borç faizi ödemiş. (25 milyar 163 milyon dolarlık dış borç faizini de ilave edersek, toplam faiz ödemesi 222 milyar 318 milyon dolar ediyor.) Faiz ödemelerinin azaldığı tek yıl, Refahyol iktidarındaki 1997. 1998'den itibaren tekrar tırmanış başlıyor ve son üç yılda 30 milyar doların üzerinde seyrediyor. 2003 yılının tahmini faiz ödemesi ise 40 milyar doların üzerinde. Hazine müsteşarı şu anki 'olumlu' gidişten memnun gözükebilir, ama 2004 yılına daha çoğalmış bir iç borç stoku ve yüzde 30'larda seyreden (haydi olumlu beklenti içine girip yüzde 20'lerde diyelim!) bir reel faiz yükü hediye etmiş olacak.

İlginç nokta, sayın bakanı 'çok babacan' bulan iktisatçılarımızın borç yükünü hafifletme hususunda hiçbir öneri yapmamalarıydı. Onlar için önemli olan 'piyasalar' idi; gerekli bir düzeltme olacaksa, bunu piyasalar yapacaktı. Piyasa dışı herhangi bir müdahale, hele hele Malezya örneğindekine benzer sermaye kontrolleri herşeyi alt üst edebilirdi. Sayın Bakan'ın gülümseyen yüzündeki olumlu hava bu bakımdan piyasaları 'rahatlatıyor'du.

Sayın bakan elbette duyarlı tutumunu sürdürmeli, mesela -haklı da olsa- Sayın Tüzmen gibi 'kriz' ve benzeri kelimeleri ağzına almamalıdır. Fakat iktisatçı ve gazetecilerin halka karşı birinci görevi, tehlikeleri haber vermektir. İkinci toplantıya çağrılmama 'riskini' göze alıp, bu tehlikeye dikkat çekeceğim ben de.

Reel faizler aşırı yüksek

Son on yılın hükümetleri birçok ekonomi politik karara imza attılar, fakat kısa ömürlü Refahyol hükümeti dışında hiçbiri o günün en önemli meselesinin üzerine gitmedi. Refahyol deneyimi AKP kurmaylarını çok korkutmuş olmalı ki, yoğurdu üfleyerek yemeye çalışıyorlar. Bu günün temel meselesi, hiçbir ekonomik rasyonalitesi olmayan yüzde 30'luk reel faizdir. Bu oran, ülkeyi felakete sürükleyen son on yılın reel faizleri ortalamasının da çok üzerindedir. Ecevit hükümeti 25 milyar dolarlık döviz rezervine güvenerek döviz kuru üzerinde nasıl baskı kurmaya çalıştıysa; ve bu mantıksız politika nasıl senesini doldurmadan iflas ettiyse; AKP hükümeti de 'esnek kur' görüntüsü altındaki piyasa oyunu sayesinde muazzam faiz kazancı elde eden spekülatörlerin oyununa gelmektedir. Yılın ilk yarısında bu oyunun etkileri doğal olarak hissedilmeyecektir, çünkü politikaların ihracat ve ithalata etkisi zaman almaktadır. Dört beş ay sonra ihracat rakamları düşmeye (en azından yerinde saymaya), ithalat rakamları da tavana vurmaya başlayınca, artan döviz talebiyle kur yükselecek, oyuncular 'ellerindeki kâğıtları boşaltıp' dövize geçecek, bu ise 2001 benzeri bir döviz krizine yol açabilecektir.

Peki, ne yapmalı? Piyasaları cendereye mi almalı? Bu mümkün olabilir mi? İkinci yazıda bu soruları lisan-ı münasiple cevaplandırmaya çalışacağım. Malûm, ekonomi politikte yazılıp söylenmeden uygulanan kararlar daha etkili olur!


29 Haziran 2003
Pazar
 
MUSTAFA ÖZEL


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED