AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Soru şimdi yola düşmeli, yola aşkla düşmeli! (II)

Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin iki formu olarak kabul ettiğimiz modernizm de, gelenekçilik de kendilerini türeten sorunlara yönelik birer 'cevap' niteliği taşırlar. Biz bu cevapları içerikleri (doğrulukları ya da yanlışlıkları) itibariyle değil, bizatihi cevap olmaları (özleri) itibariyle dikkate değer buluyor ve bu cevapların, ister istemez, karşılık geldikleri soru(n)lar tarafından belirlendiklerini farketmedikçe meselenin sağlıklı olarak tartışılamayacağını söylüyoruz.

Soru(n)ları daha baştan elde var kabul eden, bu soru(n)ların apaçık önlerinde durduğunu düşünen kimselerin onları 'din' adına, 'İslâm' adına cevaplamak isteği duymalarından daha tabii ne olabilirdi? Ortada gözardı edilemeyecek soru(n)lar vardı ve bir an evvel de cevaplanmaları gerekiyordu.

Buradaki "bir an evvel" kaydı, Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin acilci karakterini ifşa eder. Çünkü acil soru(n)lar varsa, acil cevaplar da olmalıydı, yoksa bile bulunmalıydı. Soru(n)ların ertelenemezliği cevapları da ertelenemez kılmış ve acilcilik işte böylesi bir vasatta Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin genel karakteristikleri arasında kendine yer edinebilmişti.

Soru şayet yola düşmeye karar verirse, acilciliği yerinden etmiş olmakla kalmaz, bu yeni cevapların tümünü de -kimsenin kuşkusu olmasın ki- basit bir 'hiç' hükmü altına sokar. Düşünme soruyla, yani cevabı aranan sorularla ya da soruları hazır bulmuş bir halde yola çıkmaz, çıkamaz; zira sorular elde olunca, düşünme çoktan yolun sonuna gelmiş olur. Çağdaş İslâm Düşüncesi, mahiyeti gereği ve hazır soru(n)lardan hareketle bu hazır soru(n)lara cevap bulmaya çalıştığı için, daha düşünmenin alanı içerisine ilk adımını attığı anda kendini yolun sonuna gelmiş bir halde buldu. Çağdaş İslâm Düşüncesi, başka değil, sırf bu özelliğinden dolayı yolun sonunda ikamet eden ve soru soran değil, cevap veren, adapte eden, uyum göstermeye çalışan, modernite şemsiyesi altında küçük kuytu bir köşede boşu boşuna dikkate alınmayı bekleyen bir hissiyât ve hassasiyetin ifadesidir; gerçekte 'düşünme' halini alma niyeti taşımayan bir çabalamadır. Oysa hissiyâtın temelinde hassasiyât, hassasiyâtın temelinde hususiyet olmalıydı. Düşünme hususiyeti olan bir eylemdir. Hassasiyet de bu hususiyete ârız olan bir keyfiyettir. Hassasiyât ortaya çıkınca, ister istemez hissiyât da zuhur eder.

Bu hiyerarşik sıralama (hususiyât-hassasiyât-hissiyât), Çağdaş İslâm Düşüncesi'nde tersinden işliyor. Çünkü bir kere soru(n)lar ortadadır, hazırdır. Bu soru(n)ların baskısı hissiyâta yol açar, hissiyât biraz hassasiyet üretir, hassasiyetler de yavaş yavaş ve fakat bölük pörçük birtakım hususiyetlerin oluşmasına kaynaklık eder. Ne var ki tikelden tümele doğru bu yükseliş, bütün çırpınmalarına rağmen 'düşünme' adı verilebilecek bir yönelmeyi görünür hale getiremez. Özü gereği getiremez; zira düşünme yola kendinden düşer, yani düşünme soru sormakla başlar; cevap vermekle değil! Kendi yolunu kendi kazar; yargılarını yolunu yara yara yine kendi oluşturur; yarar ve yargılar. Soru(n)larını ithal etmez. Dışarıdan almaz. Düşünmek sormaktır da ondan alamaz.

Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin cevabını aradığı soru(n)lar, her şeyden önce kendi ürettiği soru(n)lar değildir; bilakis bunlar ithal sorulardır, hazırdır, öndedir. İmtihana giren bir öğrencinin dersine çalışması gibi dersine çalışan zevatın imtihan sırasında vermesi gerekli cevaplar, soru kağıtlarını onların önüne koyanlar tarafından zaten baştan tayin edilmiştir. İstenen cevaplar verilirse imtihan kazanılmış, sınıf geçilmiş olur. O halde sınav kağıdı doldurmak, hiçbir surette 'düşünme' niteliği taşımaz, taşıyamaz.

Çağdaş İslâm Düşüncesi'nin her iki yönüyle de bir 'düşünme' vasfı taşımadığını söylerken mübalağa da, haksızlık da ettiğimizi sanmıyoruz; üstelik böylelikle cevaplarını da tamamen başarız bulduğumuzu söylemiş olmuyoruz. Biz sadece bu cevapları önemsemediğimizi söylüyoruz. Onları bir düşünmenin mahsûlü olarak görmediğimizi ifade ediyoruz. Düşünmenin henüz yola çıkmadığına işaret ediyoruz. Çünkü İslâm Düşüncesi'nin temsilcilerinin ortaya ciddiye alınabilecek bir tek 'soru' koymadıklarını ve bu yüzden de yolun başında şahlandıklarını değil, yolun sonunda sâkin bir halde pineklemek zorunda kaldıklarını iddia ediyoruz.

"Ne yapmalı?" sorusu bu noktadan bakıldıkda 'soru' bile değildir; zira bu sözde soru, muhataplarıyla birlikte bir düşünme eyleminin gerçekleştiğini, düşünmenin zaten yolda olduğunu varsayıyor. Anlamayı değil, bilakis değiştirmeyi, dönüştürmeyi öne alıyor. "Ne yapmalı?" sorusu işte bu nedenle acilci bir sorudur, acelesi olan bir sorudur, taraftarlarından eyleme geçmelerini talep eden bir sorudur. Oysa düşünme'nin taraftarları yoktur, katılımcıları ve muhatabları vardır. O katılımcılarından eylem değil, sükûnet talep eder. Toplumsal bir proje değildir. Çünkü projesi yoktur, teklifleri ve işaretleri vardır. Olguları değiştirmekten ziyade, onlara soru sormayı yeğler. Soru sorduğu için de düşünme adını alır, aşk vasfını kazanır.

Çağrımızı yineleyelim: Soru sorma düşünme, düşünme ise yola düşme demektir. O halde soru şimdi yola düşmeli, yola aşkla düşmeli!


23 Kasım 2003
Pazar
 
DÜCANE CÜNDİOĞLU


Künye
Temsilcilikler
Abone Formu
Mesaj Formu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Karikatür | Çocuk
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED