|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Eğitim gelişmedir, statüko değildir. Hiçbir ideoloji kendine kul ve köle yetiştirmek için kurduğu eğitim düzenlerinde başarılı olamamıştır. Eğitimin amacı, bir diploma edinmek ve onunla karnını doyuracak bir iş bulmayı amaç edinen küçük insanlar yetiştirmek olmamalıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre 2003-2004 Öğretim Yılında, halen 59.873 okulda, 678.140 öğretmenle 18.619.677 öğrenci ders görmektedir. Bu rakamlar, Türkiye'nin genç nüfusu itibariyle geleceği olan bir ülke olduğunu göstermektedir. Bir başka yönüyle ise Türkiye, pek çok komşu ve Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha büyük bir genç nüfusa sahiptir. Bu rakamların ifade ettiği bir başka gerçek, nüfusumuzun dörtte biri doğrudan Milli Eğitim'in ilgi alanına girmektedir. Öteki dörtte biri anne, dörtte biri baba olarak düşünülürse ülke nüfusunun dörtte üçü doğrudan Milli Eğitim'in görev alanına girmektedir. Tek bir aile gösterilebilir mi, eğitimle ilgisi bulunmasın ve eğitimden şikayet etmesin. Bunun anlamı son derece açık, Milli Eğitim Bakanlığı'nın sorumluluğu önemli ve büyük. Sadece bugünle değil yarınla da ilgili olduğu için ağır bir sorumluluğu bulunmaktadır. Rakamlar açısından bakıldığında gerçek böyle. Ama seksen yıllık eğitim sisteminde uygulanan politikalara bakıldığında Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu ağır sorumluluğunu yerine getirdiği, söylenebilir mi? Bu soruyu şöyle de sorabiliriz: 'Her yirmi beş sene bir kuşak kabul edilerek üç kuşak yetiştirmiş bu eğitim düzeninin yetiştirdiği insandan memnun muyuz?' Bu soruya kim 'Evet, memnunuz' diye cevap verebilir? Zaten tartışma da burada başlamaktadır. Böylesine önemli bir soruya mademki pozitif bir cevap verilemiyor, o halde bu eğitim düzeninin temelden sorgulanması gerekmektedir. Bu sorgulama karşısında kimse böyle bir düzeni savunma görevinde olmadığı gibi, bir takım ütopik genellemelerin arkasına sığınarak tavır da alamaz. Çünkü nesillerin çağın gereklerine göre yetiştirilmesini hiçbir güç engelleme hakkına sahip değildir. Türk Eğitim Sisteminin acilen zihinsel bir inkılaba ihtiyacı bulunmaktadır. Bu gerçekleşmediği sürece, her öğrenciye değil ücretsiz kitap dağıtmak, birer bilgi sayar verseniz, sınıf mevcutlarını on kişiye düşürseniz ve her sokağa bir okul açsanız da sorunlar çözümlenmiş olamaz. Özellikle, 3 Kasım 2003 seçimlerinden sonra eğitim sürekli gündemde yerini korumaktadır. Yerini korumak derken, tartışmaların odağında ülkenin çağdaş, ileri ve medeni bir eğitim sistemine sahip olunması yönünde bir çaba veya tartışma değil, aksine eğitimde egemen olan statükonun yerini koruması için gücünü kullanırken, sorumluluğu üstlenmiş olanların işin vahametini henüz kavramamış ve kendilerinden beklenilen sorumluluğun bilincinde olmamasından kaynaklanmaktadır. Son bir yılında eğitim içerikli tartışmaların geldiği nokta üzerinde biraz düşünmekte yarar var. YÖK ne istiyor? Amacı ne? Siyasi otorite ne istiyor amacı ne? Burada YÖK, bir ihtilal anayasası ile ele geçirdiklerini vermek istemiyor. Hiçbir yasal dayanağı olmayan tezleri ile kamuoyunu meşgul etmekte ve siyasi otoriteye başkaldırmaktadır. YÖK, kanunla kendisine verilmiş olan hakların dışında yasal olmayan bir hakkı kullanmaktadır. İşin ilginç yönü ise bunu bilerek yapmaktadır. Siyasi otorite ise ya bilmemekten veya farkında olmadığından dolayı elindeki yasal imkânları ve hakları kullanamamaktadır. Siyasi otoritenin sahip olduğu ve kullanması gereken yasalara sahiptir. Başta Anayasa eğitim politikalarından sorumlu tek otorite olarak Milli Eğitim Bakanlığını görevli kılmıştır. Ayrıca, Anayasa'da değiştirilmesi bile teklif edilemeyen Devrim Kanunlardan olan 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı 'Tevhid-i Tedrisat Kanunu' Eğitim politikaları konusunda sadece Milli eğitim Bakanlığı'nı görevli kılmıştır. Söz konusu Kanunun gerekçesinde 'Bil cümle mekatip (okullar) de bundan böyle, Cumhuriyetin irfan siyasetinden mesul ve irfaniyatına ve vahdet-i his ve fikir dairesinde ilerlemeye memur olan Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) müsbet ve müttehit bir maarif (Eğitim) siyaseti tespit edecektir.' (TBMM Zabıt Ceridesi, 3 Mart 1924, D; II s:27) ifadeleri yer almaktadır. Adı geçen Kanunun 1. ve 2. maddeleri ile eğitim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olmaları gerektiğini hükme bağlamaktadır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu halen yürürlüktedir. Bu açıdan bakıldığında, hem lafzen hem ruhen Kanun, Türk Eğitim Sisteminde eğitim politikalarını tespit etmek ve yürütmekle görevli tek makam Milli Eğitim Bakanlığı'nı görevli kılmaktadır. YÖK'ün eğitim politikalarını belirlemesi ve bu konuda hüküm icra hakkı bulunmamaktadır. YÖK izlediği yol itibariyle başta Tevhid-i Tedrisat Kanunları olmak üzere demokrasiyi hiçe saymakta, yok kabul etmektedir. Çok sade bir örnekle açıklamak gerekirse, halen gündemde olan ÖSS sınavının YÖK tarafından yürütülmesi bu yasaya aykırıdır. Bu görevi Milli Eğitim Bakanlığı'nın yerine getirmesi gerekmektedir. Çünkü bu eğitim politikalarının bir parçasıdır. Bu görev nasıl yerine getirilecek? Halen yürürlükte bulunan 3797 Sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanununun 8. Maddesi Talim Terbiye Kurulu'nun teşkilini düzenlemektedir. Bilindiği gibi bu yasa hükmüne göre Talim Terbiye Kurulu üyeleri atama ile görevlendirilmektedir. Talim Terbiye Kurulu aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığı'nın siyasi karar alma yetkisine sahip tek organıdır. Talim Terbiye Kurulu üyeleri atama ile görevlendirildikleri için seçimle gelmiş olan bir organa göre kalıcı ve sağlıklı kararlar alınması mümkün olmamaktadır. Son derece basit bir yol haritası ile Talim Terbiye Kurulu, daha doğrusu Milli Eğitim Bakanlığı asli görevine kavuşturulabilir. 3797 Sayılı Kanunun 8. Maddesinde yapılacak bir değişiklik, Talim Terbiye Kurulu üyelerini atama ile değil seçimle oluşturacaktır. Aynen RTÜK benzerinde olduğu gibi. Ve ayrıca YÖK Kanunun bazı maddelerinde küçük değişiklilerle ÖSS sınavı Talim Terbiye Kurulu'na devredilecektir. YÖK asli görevine yani koordinasyon görevine döndürülmüş olacaktır. Böylece Türkiye'nin kalkınması, ilerlemesi ve demokratikleşmesinin önünde statükonun bir engeli kaldırılmış olacaktır. Talim Terbiye Kurulu'nun seçimle teşekkülü için önemli üç gerekçe bulunmaktadır: Anayasa, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Avrupa Birliği ülkelerindeki Eğitim standartları. Çünkü Avrupa Birliği üyelik sürecinde çıkarılan yedi uyum paketinde Eğitim konusu henüz yer almamaktadır. Bu Avrupa Birliğine giriş sürecinde Türkiye için bir noksanlıktır. Talim Terbiye'nin atama ile değil seçimle teşekkülü ne kazandırır? Eğitim politikaları bilimsel yöntemlerle belirlenecektir. Çünkü bilim doğruların miyarıdır. Böylece eğitimde statüko değil sağduyu, dayatma değil, katılımcılık ilkesi egemen olacaktır. En önemlisi her gelen bakanın görüş ve düşüncelerine göre değil çağın gereklerine göre eğitim politikaları üretilmiş ve yürürlüğe konulmuş olacaktır. En önemlisi 80 yıldan beri yapılamayan çağdaş ve ilerici bir zihniyet değişikliği ile kuşaklar Türkiye'nin bu çağ içinde milletlerarası yarışta yer almış olacaklardır. Eğitim gelişmedir, statüko değildir. Hiçbir ideoloji kendine kul ve köle yetiştirmek için kurduğu eğitim düzenlerinde başarılı olamamıştır. Eğitimin amacı, bir diploma edinmek ve onunla karnını doyuracak bir iş bulmayı amaç edinen küçük insanlar yetiştirmek olmamalıdır. Eğitimin amacı, genç ruhların hayat sahnesinde tırmanmayı amaç edindiği bilim, ahlak, sanat, teknoloji ve din dünyasında zirvelere tırmanmayı hedefleyen kuşaklar yetiştirmek olmalıdır. Bu açıdan bakılınca Türk Eğitim sisteminde acilen bir zihniyet inkılabına ihtiyaç bulunmaktadır. Gelecek kuşaklar siyasi otoriteden zaman kaybetmeden bunu beklemektedirler. Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir doğu ülkesinde seçimlere hile karıştığını ve haklarının gaspedildiğini iddia eden kalabalık bir gün içerisinde büyük bir maddi hasara yol açmış. Kullanılmaz hale getirilen arabalar, kırılan vitrinler, taşlardan zarar gören diğer kamu ve özel mallar... Hükümet yetkilileri zararın bir milyon dolara yakın olduğunu ve bunun hakları gaspedilen, iradesi çalınan söz konusu insanlardan tahsil edileceğini söylemiş. Üstelik bu insanların 'insan' sayılamayacağını, bunların 'vandal' olduklarını belirtmeyi de unutmamış. Kamu mallarını, özellikle de sanat yapılarını barbarca, aptalca ve bilgisizce yıkma tutkusuna 'vandalizm' derler. Vaktiyle, beşinci yüzyılda, Oder Irmağı boyundaki Cermen kavimlerinden Vandallar bütün kızgınlıklarıyla çevreye taşıp Galya, İspanya, hatta Kuzey Afrika ülkelerini yerle bir ettikleri için, onların adı da tarihe böyle geçmiş. Kendilerine 'vandal'denilen bu kalabalığı çileden çıkaran ise doğu ülkelerindeki insanların ekserisinin aşina olduğu türden bir vaka oysa: Hiç sevmedikleri, hatta nefret ettikleri bir adayın sandıktan yine birinci çıkmış olması...Bunun hala nasıl olduğunu anlayamayanların 'içeri' denilen ıslah laboratuarlarından bir süre sonra her şeyi anlayarak çıkacakları muhakkak... Başka bir doğu ülkesinde işgalci tankları taşlı sopalı saldırıya uğramış, vatan denilen toprakları işgal olunan insanlar tarafından... İşgalci hükümet yetkilileri ise kendileri gibi giyinmeyen, kendileri gibi düşünmeyen ve kendileri gibi yaşamayan bu insanları "barbar" diye nitelemiş. Bir başka ülkenin insanları ise kemerine bombaları bağlayarak intihara yürüyor... İşgal edilmiş vatanını savunmak için... Zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığını ve artık yaşayıp yaşamamasının kendisi için hiçbir öneminin olmadığının bilincinde... Ve bunlar da 'terörist' oluyormuş. Bir değil iki değil, bu ülkelerde neredeyse on binlerce, yüzbinlerce 'vandal', 'barbar' ve 'terörist' ordusu var... Acaba neden bu kadar kalabalıklar? Daha doğrusu, bunca kanın akıtılmasına yol açan durumlar niçin ortaya çıktı? Belki de soruların yanıtı binlerce yıllık insanlık tarihinde bir ararda yaşamayı öğrenemeyen insanların sorunların üzerine gidiş tarzında saklıdır. Beşeriyetin bu problemler için bulduğu çözüm yolları ise tam anlamıyla ters sonuç vermektedir. Kendinizi biraz önce verdiği oyu, önünden geçmekte olan görevliler tarafından çalınmış, ya da vatanı işgal edilmiş bir gencin yerine koyun. Önünden geçmekte olan arabada biraz önce yapmış oldukları hırsızlığın zevkini çıkarıyormuşçasına gülen, konuşan kolluk görevlileri... 'Yoksa haksızlık karşısında susmak istemeyeniniz de mi var?' edasıyla coplarını sıvazlayan insanlıktan uzak emir kulları... Birkaç kuruş için şerefini ve vatanını satmaya hazır olan yüzlerce paralı hizmetliler... Ve yerde taşlar... İçinden taşları alıp bir yerlere fırlatmak geçmez mi? Sizin geçmez miydi?
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |