|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Olan biteni, menşeini kimsenin tarif etmediği, gizemli bir terör şebekesine yükleyerek, yönetimleri Medeniyet-Barbarlık mücadelesinde doğru safı tutmaya çağırmak, Modern Medeniyet'in kendiyle ve insanlıkla kavgasını perdelemektir. Medyatik kafa hükmünü verdi: Sinagog ve Taksim-Levent baskınları Türkiye'nin 11 Eylül'üdür! Yani? Türkiye, ABD ve diğer kurbanlarla beraber, uluslararası terörizme karşı mücadele etmelidir. Adi suç çerçevesi içinde, elbette Türkiye de, diğer devletler de terörizmle mücadele etmek, halklarının güvenliğini sağlamak zorundadır. Ancak, olan biteni, menşeini kimsenin doğru dürüst tarif etmediği, gizemli bir terör şebekesine yükleyerek, yönetimleri Medeniyet-Barbarlık mücadelesinde doğru safı tutmaya çağırmak, Modern Medeniyet'in kendiyle ve insanlıkla topyekün kavgasını perdelemektir. İster Batı medeniyeti, ister kapitalist sanayi medeniyeti diyelim, hakim gücün birincil çelişkisi kendisiyledir. Kapitalist akıl ve ahlâk, paylaşıma açık olmadığından, merkez-içi paylaşım talepleri hep yüksek bir gerilim doğurmuştur. Bugün asıl çıkar çatışması Batı-içi çatışmadır. Ne uzak geçmişte ne de bugün İslam dünyası ile ABD arasındaki çelişki, ABD'nin Avrupa ve diğer kapitalist aktörlerle çelişkisi şiddetinde olmamıştır. Müslümanlarla İngiliz veya Fransızlar yüzyıllar boyu mücadele etmişlerse de, Amerikalılarla 21. yüzyıla kadar herhangi bir temel çelişki veya çatışmaları olmamıştır. Öyleyse, nedir bugün söz konusu olan? Niçin Müslümanlar, tarafı olmadıkları bir çatışmanın (menfi) kutbu haline getirilmektedir? Anlayış dergisinin Ekim sayısında bu hususa açıklık getirmeye çalışmıştım: Dünya sistemimiz temel/yapısal nitelikte bir değişim geçiriyor. Buraya nasıl geldiğimize ve muhtemelen nereye/nerelere doğru seyrettiğimize dair güvenilir tarihsel bilgiye sahip olmadan, sistemin (kendimizin) geleceği üzerinde etkili olamayız. Yaşadığımız gerçekliği oluşturan deneyim ve anlayışları yenibaştan tanımlamak, ontolojik konumumuzu gözden geçirmek zorundayız. Ontoloji evrene, kozmik düzene dair ortak anlayış, ortak zaman ve mekân bilincidir. Toplumsal kuvvetlerle tabiat arasındaki etkileşimden, ekonomi politik, kültür ve medeniyete kadar birçok husus ontolojik duruşumuzla irtibatlıdır. Ümit ve kuşkularımız, korku ve beklentilerimiz, ihtimal ve imkânlarımız da. Dünyamız 20. yüzyıla yirmi dolayında devletle girmişti; 21. yüzyıla 200 devletle girdik. Böyle devam ederse 22. yüzyıla 2.000, belki 20.000 devletle girilecek. Yahut yirmi ve belki iki devletli bir dünyaya doğacak torunlarımız. Tek devletli, tam anlamıyla küresel bir dünya hayal etmek de mümkün. Devletliği oluşturan şartları adam akıllı tahlil edebilirsek, bunların hangisinin daha muhtemel olduğunu kavrar, adımlarımızı ona göre daha bilinçli atarız. Soğuk Savaş, iki dev(let)in ideolojik karşıtlık görüntüsü altındaki derin çıkar birliğine dayanıyordu. Devlerden birinin düşüşü, bildiğimiz dünyanın temel örgütleyici gerilimini ve bu gerilimin dünyaya verdiği anlamı yok etti. Diğer dev ayakta kalabilmek için gerilimi başka bir alana taşımak zorundaydı. Böylece toplumsal analiz için, Beyaz Adamın "medenileştirme misyonu"nu keşfettiği 19. yüzyıldan bu yana sosyal bilimlerde marjinal bir hayat yaşayan bir kavram tezgaha sürüldü: Medeniyet. Bundan sonraki gerilim, medeniyetlerarası bir gerilim olacaktı. Soğuk Savaş'ın eko-politik ontolojisi yerini salt politik bir ontolojiye bırakıyor; hegemonya gerçekliğinin yerini ise imparatorluk projesi alıyordu. Sosyal bilim söyleminde medeniyet kelimesinin yaygınca kullanılmaya başlaması, medeniyet krizine işarettir. Nitekim krizin atlatılmış sayıldığı 1945-89 döneminde bu kelime siyaset bilimcilerin sözlüğünde neredeyse hiç yer almıyordu. Yirminci yüzyılın ilk büyük medeniyet tarihçisi Oswald Spengler, eserini (Batı'nın Çöküşü) Birinci Dünya Savaşı öncesinde yazmaya başlamış ve kitap 1918 yılında yayımlanmıştı. Arnold Toynbee ise 12 ciltlik büyük eserini (A Study of History) İkinci Dünya Savaşı öncesinde yazmaya ve yayımlamaya başlamıştı. Kitapları okuyanlar, her iki savaşın da adeta kaçınılmaz olduğunu farkedip ürpereceklerdir. Siyaset ve ekonomiyi hukuk ve dinden koparan; hukuk ile dini ekonomi politiğe tâbi kılan bir 'medeniyet' ister istemez paylaşım savaşlarının kurbanı olacaktı. Medeniyetler jeopolitik varlıklar mıdır?
Huntington'ın büyük marifeti, medeniyeti uluslararası ilişkiler söylemine bir çatışma kaynağı olarak sokmaktı. Fukuyama'nın çocukça kibrini yansıtan tek medeniyet anlayışını terkediyor, medeniyetlerden söz ediyor, fakat bunları tıpkı devletler gibi teritoryal temelli, jeopolitik entiteler gibi görüyordu. Devletlerarası sistemin yerini bir anlamda medeniyetlerarası sistem alıyor, medeniyetler arası çatışma yüzünden de siyasî-askerî öncelikler ekonomik öncelikleri geride bırakıyordu. Küreselleşme gölgede kalıyor gibi olsa da, aslında küreselleşen piyasaların ortaya çıkardığı toplumsal kutuplaşma ve kaosun üstüne bir örtü örtülüyordu. Huntington, Fukuyama'ya nispetle daha az felsefî, ama sosyolojik bakımdan daha nesnel gözükse de (çünkü bir tek medeniyetten değil, medeniyetlerden söz ediyordu!), hem Spengler veya Toynbee gibi tarihçilerin derinliğinden yoksundu; hem de yazdıkları sonuçta bir 'tezgâh'a baliğ oluyordu: Dünyada kötülüklerin (terör ve şiddetin) kaynağı olan medeniyetler vardı ve bunlardan ikisi arasındaki ittifak, iyiliklerin kaynağı olan Batı medeniyeti için büyük bir tehdit olacaktı. Bu iki medeniyet hem teritoryal, hem jeopolitik iki büyük varlıktı: İslamî ve Konfüçyen medeniyetler. Dolayısıyla, Huntington aslında Fukuyama ile başlatılan, Baba Bush'un Yeni Dünya Düzeni sloganı ile politik ifadesini bulan emperyal projenin ikinci ayağıydı. Batı medeniyeti sadece en mükemmel medeniyet değil, adeta ölümsüz olan medeniyetti. Spengler ve diğerleri bu kültürel kibirden uzaktılar. Batı'nın Çöküşü yazarına göre, her medeniyet özgün bir ruhun ifadesiydi. Her biri diğerlerinden tamamen bağımsız gelişiyordu. Ortak tarafları üçlü bir çevrimden geçiyor olmalarıydı: Doğuş, olgunlaşma ve çöküş. Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğindeki Avrupalı 'medeniyetdaşlarına' son uğrakta olduklarını hatırlatmaya çalışıyordu. İkinci savaşta esir düşen ve eserini toplama kampında kaleme alan Fernand Braudel ise, medeniyetlerin kendilerine özgü bir karakter taşımakla beraber, sürekli etkileşim içinde olduklarını ve birbirlerinden ödünç alarak geliştiklerini ortaya koydu. İslam medeniyeti, karakterini ilahî vahiyden alıyordu. Bununla beraber, Halifelik merkezinin Bağdat'a taşınmasına kadar bir İslam medeniyetinden söz edemeyiz. Yeni inancın birleştirdiği ve enerji kazandırdığı bedevî Arap savaşçılar Orta Doğu'nun kadîm medeniyetlerinin ruhunu yeniden alevlendirdiler. Fakat İslam medeniyetinin karakteristiği haline gelen şey, Arabistan'ın göçebe hayatı değil, fethedilen bölgelerin şehir hayatı oldu. Tabiatıyla, bu sosyolojik gerçekliği kavrayabilmek için Braudel'i beklemek zorunda değildik. İbn Haldun daha 14. yüzyılda asabiye, bedevîlik ve haderîlik kavramlarını kullanarak bütün bu etkileşim ve oluşumları, yükseliş ve düşüşleri tahlil etmişti. Mukaddime'yi ve benzer sayısız tarih kitabını okumayanlar, 'aydınlanma' için dışarıya el açmak zorundaydılar. Medeniyetlerarası bir düzene doğru
Aşikâr ki, Soğuk Savaş sonrasında ne küreselleşme, ne de medeniyet kavramı dünya sosyal biliminin gündemine iyi niyetle getirilmiş değildir. Buna rağmen, "Hakk şerleri hayreyler/ Arif anı seyreyler" kabilinden, bu iki kavramın daha adil bir dünya düzenine yönelik sahici bir gelişmenin motoru haline getirilmesi mümkündür. Küreselleşme, Cox'ın formülasyonu ile, dünya çapında ve üç parçalı bir sosyal hiyerarşi meydana getirmektedir. Devletler bu hiyerarşinin oluşumu karşısında elleri bağlı durumdadırlar. Ulusal devletlerin güç kaybı denen şey, bu olgu karşısındaki çaresizliktir. Küresel sosyal hiyerarşinin üst kademesinde global ekonomiyle bütünleştirilenler (entegre edilenler) yer alıyor. Küresel ekonomide kamu veya özel sektörün tepe yöneticileri, görece istikrarlı bir istihdam çerçevesinde küresel üretim, ticaret ve finans işlerini yürüten az çok kıdemli yöneticiler. İkinci kademe, küresel ekonomiye tâbi ve daha kararsız (istikrarsız) tarzda hizmet edenlerden oluşuyor. Bu kademedekilere yönelik olarak iktisatçı ve yönetim bilimciler sık sık flexibility, restructuring, downsizing, outsourcing kavramlarını kullanırlar. Yani bunlara esnek ve işbilir oldukları ölçüde ödeme yapılacaktır. Aksi halde şirketleri yeniden yapılandırılacak, çalışan sayısı azaltılacak veya üretim büsbütün farklı ülkelere kaydırılacaktır. Üçüncü kademe ise, pek tabii, küresel ekonomiden dışlananlardır. Bu işe yaramaz insanlar, Medeniyetin geleceği için en büyük tehlike kaynağıdır. Küresel bir polis devleti kurulamazsa, bunlar zapt ü rapt altına alınamazlar. 11 Eylül 2001 faciası bu bakımdan iyi bir fırsattır. Amerikan siyasî/askerî eliti öncülüğünde, neo-liberal global ekonomik düzenin güvenlik yapıları bir an önce devreye sokulmalıdır. Ne var ki, neo-liberal düzenin topyekün hizmet edeceği birleşik bir Batı dünyası veya kapitalist cephe artık mevcut değildir. ABD ve AB, net olarak birbirinden uzaklaşan iki ekonomik çıkar bölgesidir. Şu sıralardaki siyasî müphemlikler geçicidir. Avrupa önümüzdeki beş-on yıl içinde askerî bakımdan güçlendikçe, AB sadece ekonomik görünümlü olmaktan çıkacaktır. Japonya, on yıldır ABD'ye siyasî ve ekonomik bağımlılığın bedelini ödüyor. Asya ekonomileri ve özellikle Çin güçlendikçe, NAFTA ve AT benzeri ekonomik bir blokun Doğu Asya'da kurulması kaçınılmazdır. Bu oluşumun motoru Japonya, garantörü ve en çok yarar sağlayanı Çin olacaktır. Mevcut tek-medeniyetçi (bu ister Batı medeniyeti, ister bazı Asya toplumlarını da içerecek Kapitalist medeniyet olsun) anlayışın devamı, kaçınılmaz olarak yeni bir paylaşım savaşına yol açacaktır. Ancak, nükleer teknolojideki muazzam gelişme göz önüne alınırsa, Üçüncü Dünya Savaşı, böyle bir savaşı kazanacak (?) olanın bile pek işine yaramayacaktır. Gerçekte karşımızda iki alternatif vardır: Küresel katliam yahut küresel dayanışma. Yazının başında değindiğim yüzleşme meselesi bu temel tercihle alakalıdır. Her medeniyet kendi dilini konuşmalı, ama başka medeniyetlerin dilini hem kabul etmeli, hem de anlamaya çalışmalıdır. Diyalog değil, mültilog. Kimseye materyalist/ateist olmadığı için 'feodal kültürlü' denememeli; dinin toplumsal düzene olumlu katkısı 'piyasalara aykırılık' gerekçesiyle engellenememelidir. Kapitalist sistem küreselleşmiş, fakat paylaşım esasları bakımından 19. yüzyıl başlarındaki ulusal kapitalist sistemlerin yapısına dönülmüştür. Toplumsal sistem içindeki bireylerin büyük kısmı, sistemin nimetlerinden dışlanmaktadır. Metafizik boyutu bir yana, dinin temel toplumsal işlevi dışlamaları ortadan kaldırmaktır. Dışlayıcı zihniyeti yok etmektir. Dışlananların, bir bakıma hakiki küresel sivil toplumun elinde üç temel silah vardır: Ulusal devlet, ulusüstü kurumlar ve cemaatler (cari ifadeyle, sivil toplum örgütleri). Şurası açık, yeni bir dünya düzenimiz olacaksa, uzun vadede uluslararası (yani devletlerarası) bir düzen olmayacaktır bu. Medeniyetler arası bir düzen olacaktır. Yurttaşlığın (citizenship) yerini medeniyettaşlık (civilizationship) alacaktır. Her medeniyet kendi millî devletlerine sahip çıkacaktır. Bunu millî devletler pek matah bir şey oldukları için değil, onları emperyal projelerin aracı haline gelmekten kurtarmak için yapacaklardır. Millî devletler de ayakta kalmak için doğrusu ya emperyal projelere hizmet edecek, yahut (bugüne değin baskı altında tuttukları) kendi toplumsal dinamiklerini harekete geçirmek suretiyle güç kazanacaklardır. Millî devletler, transnasyonel terörü kendi milletlerinin irade ve işbirliği ile yenebilirler; o terörü besleyen emperyal güçlerin lütuflarıyla değil.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Ramazan | Arşiv Bilişim | Dizi | Karikatür | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |