|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
"Birinci Tezkere"nin mecliste reddedilmesi karşısında toplumun gösterdiği tepkiyi, özellikle iktidar partisinin tabanın bu sonucu nasıl karşıladığını iyi analiz etmek durumundayız. Amerika'nın kirli savaşına evet ya da hayır demek ve bunun doğuracağı siyasal, ekonomik sonuçları tüm toplumu ilgilendirmekle beraber, siyaseti belirleme açısından AKP tabanın beklentilerini, tepkilerini, karşı oluşlarını herkes doğru okumalı. Özellikle iktidar partisinin yöneticilerinin, milletvekillerinin, "bundan sonraki" adımı toplumun ve tabanlarının taleplerini gözönüne almadan atmaları mümkün değildir. "Birinci Tezkere"nin reddedilmesi; siyaseten destekleyen ama vicdanen "hayır" diyenleri rahatlatmıştır. Amerika'nın baskısı karşısında biraz "sıkı pazarlık" yapmaktan başka seçenek olmadığını ve bu nedenle reel politik durum karşısında ABD'nin yanında olmak dışında Türkiye'nin tercihinin olamayacağını düşünen/düşündürülen kitleler, bu kararla dünyanın sonu olmadığının idrakine varmışlardır. Kendilerine telkin edilen seçeneksizlikle vicdani ve ahlaki tercihleri arasında sıkıştırılan toplum "hayır"lı bir kararın alınmasıyla toplumsal varlık açısından özgüven unsurunun nasıl temel ve vazgeçilmez bir faktör olduğunu hatırlamıştır. İktidar partisine oy veren kitlelerin partileriyle kurdukları ilişki, aidiyet ve algılayışları ile reel politik zorunluluklar adına sürdürülmeye çalışılan siyaset arasında kritik bir ilişki düzlemi var. Bu düzlem algı-kimlik-beklenti saçayağı üzerine duran, hassas ve kırılgan dengelere oturmuş bir düzlemdir. Bu saçayağının, daha doğrusu iktidar partisinin seçmeninin ve Türkiye'deki tüm toplum kesimleri nezdinde meşruiyetini sağlayan da bu formülün hala bozulmamış olmasıdır. Bu "algı-kimlik-beklenti" düzleminden oluşan iktidar-seçmen ilişkisini şöyle çözümleyebiliriz. AKP siyasetini, söylemini, kimliğini ne şekilde açıklarsa açıklasın (veya açıklayamasın) seçmen nezdinde algılanış biçimi daha bir önem kazanıyor. Bu henüz test edilmemiş adeta "siyasetin beden dili"yle oluşturulan imajla seçmen kendi kimliğini özdeşleştiriyor. AKP'nin reddettiği ama siyasetin beden diliyle oluşturmak istediği kimlik seçmenin algısına yöneliktir ve algı düzeyini siyasal söylem değil siyasal beden dilinin verdiği mesaj belirliyor. Yoksa AKP'nin kendini tanımlamada zorluk çektiği hâlâ ne tür demokrat olduğunu ve ne türden dinci-islamcı olmadığını belirleyemediği kendi kimlik tanımlamasındaki karmaşaya rağmen seçmenin kimliğini örtüştürmesi mümkün olamazdı. Bu kimlik ve algı düzeyinin örtüşmesi ile sınavını "birinci tezkere" oylamasında ve ondan önce hükümetin uyguladığı Irak politikasında verdi. Birinci tezkere oylamasına kadar kitlenin geliştirdiği açıklama tarzını en iyi özetleyen ifade şuydu; "bizim adamlar yanlış yapmaz." İktidar bu güveni ucuza kullandı ve muhtemelen "ikinci tezkere" için başvuracağı formülde yine aynı olacak. "Bizim adamlar yanlış yapmaz" mantığı mistik bir teslimiyetçiliği yansıtıyor olsa da kırılgan bir psikolojiyi de kendi içinde barındırıyor. Bu kırılganlığın siyasi sonuçlarının ne denli vahim olabileceğinin örnekleriyle dolu son on yıllık siyasi hayatımız. Asıl vahim olan ise AKP'nin bu söyleme sarılarak siyaset yapma çabasıdır. Toplumla dialojik hatta monolojik bir ilişki kurmaktan kaçarken algılara ve beden diliyle gönderilen mesajlara dayalı siyaset yapılamayacağı, bu tarz siyasetin böylesi kritik dönemlerde hiç sürdürülemeyeceğini bir an evvel kavramalıdır iktidar. Bir yönüyle vicdanen onaylanamayacak bir savaş siyasetini vicdanen ve ahlaken ve aklen savunamayan ama vicdanlarda oluşturduğu meşruiyet imajına yaslanarak sürdürülebilmesi mümkün değil. Bu imajla toplum dönüştürülemez; olsa olsa naif üçlü saçayağı çöker. İkinci tezkere denemesi siyasi meşruiyet iddiasının çökmesiyle sonuçlanır.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |