T ü r k i y e ' n i n   B i r i k i m i

Y A Z A R L A R
Erdoğan ve dış politika

"Erdoğan'ın ikinci tezkere sinyali ABD'yi umutlandırdı" Bu, Tayyip Erdoğan'ın Salı günkü grup konuşmasının, Zaman gazetesinin manşetine yansımış halidir.

Hemen bütün medya da, Erdoğan'ın Grup'ta söylediği "Irak'taki gelişmelere seyirci kalamayız" şeklindeki ifadeleri, ikinci tezkerenin hazırlığı mahiyetinde okudu. Nitekim Hürriyet'in manşeti de "2. tezkere sinyali" şeklindeydi. Muhtemeldir ki Amerikalılar da bu sözlerden "2. Tezkere sinyali"ni almışlardır.

Türkiye'de Irak gerilimi konusunda bir "iç kamuoyu" sorunu bulunduğu herkes tarafından görülüyor. Bir yandan yaşanan gerilim boyunca Türkiye (ve tabii dünya) kamuoyunu bile ABD'nin dezenforme ettiği, yani bilgi kirlenmesi gerçekleştirdiği gerçeği söz konusu. Diğer yandan da ABD'nin, Türk yöneticilerin kamuoyunu (ve Ak Parti grubunu) ABD ile birlikte hareket etmenin gerekliliğine ve tezkerenin kabulüne hazırlamadığı iddiası... (Bu son suçlamanın daha çok Başbakan Gül'ün Ak Parti grubundaki görüşmelere ilişkin tavrına yönelik olduğunu da belirtmek gerekiyor.)

Tayyip Erdoğan'ın yukarda alıntıladığımız sözlerinin "iç kamuoyu"na hitab ettiği açık ve ABD'nin beklentilerine de uygun. Ancak farklı konu ve zamanlarda Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilen bu söylemin, hem kendi politik kişiliği hem de Türkiye'nin çıkarları açısından sorunlu olduğunu dikkate almak gerekiyor.

Kendi politik kişiliği açısından baktığımızda, bu söylemin peşinen Tayyip Erdoğan'ı "Amerika ile birlikte hareket etmeye Abdullah Gül'den daha yatkın" gösterdiğini söylemek doğru olmaz mı? Bu algılamanın daha ötesi, zehirli sorularla geliştiriliyor: Tayyip Erdoğan neden böyle yapıyor? Acaba siyasi alana giriş sırasında Amerika ile daha özel mutabakatlar mı oldu? Amerika gezilerinin muhtevası neydi? vs... Doğrusu ben, Tayyip Erdoğan'ın böyle ilişkiler içine girmesine ihtimal vermiyorum. ABD ile Türkiye'nin çıkarlarından öte bir ilişki geliştirebileceğini de düşünemiyorum. Ancak bu soruların dolaşımda olduğu ve tezkere sürecindeki tavrın kamuoyu nezdinde bu soruların dolaşımını artırdığı da bir vakıa.

Tayyip Erdoğan'ın bu görüntüyü bilinçli olarak vermek isteyeceğini sanmıyorum. Dolayısıyla bu söylemin Türkiye kamuoyunda kendisinin bile benimsemeyeceği bir algılama ürettiği gerçeğinden hareketle, en azından kendi imajı açısından bir durum değerlendirmesi yapılması aciliyet kazanmıştır.

Olayın "Türkiye'nin çıkarları" boyutu, hiç şüphesiz daha önemlidir.

Eğer Amerika ile bir müzakere söz konusu ise, söylediğiniz her sözün aleyhinize delil olabileceğini düşünmeniz gerekir. Bu noktada özellikle Tayyip Erdoğan'ın söyleminin tartışmalı olduğu, ortada en azından bir "özen sorunu" bulunduğu açık...

Kıbrıs meselesinde kendi müzakerecinizi "uzlaşmaya yanaşmamak"la suçlamak...

Irak geriliminde "Türkiye'nin bu yıl 73.5 milyar dolarlık borç ödemesi olduğu"nun "tezkere geçmezse maaş ödenmesinde sorun olacağı"nın altını çizmek... Sonra ABD ile birlikte hareket edilmezse "Türkiye'nin yalnızlığa itilebileceği", "ABD'nin Türkiyesiz de yapabileceği", "Türkiye'nin elinin güçlü olmadığı" hatta "Kuzey Irak'ta büyük bedeller ödeteceği..." gibi sözler...

Bunlar elbet masaya oturan bir müzakerecinin aklında tutması, ama bir zaaf olarak karşı tarafın eline sunulmaması gereken şeyler... Burada "karşı taraf bunları bilmiyor mu?" sorunun da pek anlamı yok. Bunları bildiğinden adınız kadar emin olsanız bile, sizin, kendi ülkenizin gücü adına mukabil cevaplarınız olmalı bu tür iddialar karşısında. Mukabil cevaplarınız yoksa bile bunu karşı tarafa bildirmemelisiniz. Bu zaafı karşı tarafa bildirmenin getireceği zaafı ve karşı tarafı katılaştıracağını hesaba katmalısınız.

Nitekim ABD'li müzakerecilerin sık sık Türkiye'nin önüne bu iddiaları koyduğuna tanık olundu yaşanan süreçte... Öyle ki "bizimle birlikte hareket etmezseniz yandınız, öldünüz" yollu şımarık söylemler üretildi Amerika tarafından... Belki kimilerimiz "Acaba Amerikasız kalırsak gerçekten ölür müyüz?" kaygılarını da yaşadı bu arada. Hatta gerek Amerikalıların gerekse Türkiye'de Amerikan nabzına ayarlı bazı kesimlerin "Bu müzakereler üç günde biter" gibi bir kanaat sahibi oldukları, müzakereler bir buçuk ayı bulunca bir hayli şaşırdıkları da kulislerin gündeminde... Meclis'in red kararının kimi çevrelerde "ABD ya şimdi hırçınlaşırsa..." endişesiyle uykuları kaçırması da bu açıdan şaşırtıcı olmadı.

Her müzakerede, her pazarlıkta gerilim olur. Vermek ve almak söz konusudur. Herkes en az vermek, en çok almak ister. Karşı masada oturanın duygularını, elindekileri okumak çok önemli... Sözler çok önemli, gözler çok önemli. nefsi disiplin çok önemli. Gerilimi yönetmek çok önemli.

Elinizde olanları olmayanları peşinen açık ediyorsanız, o oyuna oturmamalısınız.

Bu konularda, liderlerin danışmanlarının etkisi - katkısı hayatidir..

Bence Tayyip Bey, çok daha büyük sorumluluklara yürüdüğü şu günlerde, karşılaşacağı çok yoğun dış politika sorunlarını dikkate alarak bir söylem, üslup, yöntem, birikim değerlendirmesi yapmalıdır. Ayrıca Siyasetnamelerde, liderin kalitesinin, yanına alacağı danışmanların kalitesi ile ölçüldüğü yazılır. Bu da çok önemli...


6 Mart 2003
Perşembe
 
AHMET TAŞGETİREN


Künye
Temsilcilikler
ReklamTarifesi
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED