|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Türkiye'de dış politika ile sistemin yapısı arasında birebir örtüşme, neredeyse sebep - sonuç ilişkisinden bahsedilse yeridir. Bu ilişki biçimi, sadece mevcut sistemin ideolojik yapısı ve siyasal yönelimleriyle sınırlı kalmamakta, sistemin sahipliğini kendilerinde gören siyasal erkin bu muhtevaya uygun bir dünya vizyonu arayışını da kapsamaktadır. Yani içerde kurgulanan ve hala gerçekleşmeyen muhayyel Türkiye ve toplum arzusu ile yine çok büyük ölçüde muhayyel kalan bu kurgulanmış Türkiye'nin dünyadaki yeri ve uluslar arası ilişkileri, dış politikayı sistem sorunu haline getirebilmektedir. Muhayyel Türkiye'nin sahipliğini kendilerinde gören batıcı seçkinler arasındaki bütünlük, sınıfsal blok ne kadar parçalanırsa parçalansın Türkiye'nin dünya sistemi içindeki yeri konusundaki ittifak noktaları daha fazladır. Hatta kabaca 'batı medeniyeti içinde hak ettiği yeri' almak şeklinde formüle edilen bu muhayyel pozisyon Türk seçkinleri nezdinde tartışma konusu değildir. İçerde topluma verilmek istenen formun başarılı olup olmamasından daha önemlidir muasır milletler arasında boy göstermek. Bu nedenle dış politika ile sistemin bekası aynı kategoride ele alınır. Kurgulanan modern Türkiye vizyonuna sahip seçkinler, yönetici elitin kendi arasında eski bütünlüğünü koruduğu söylenemez. Ancak sistem içi çatışmalar ne kadar şiddetli olursa olsun bu seçkinlerin Türkiye'nin dış politikası konusunda uzlaşmaları daha kolaydır; daha doğrusu ihtilaf ettikleri hususlar hemen hemen yoktur. Türkiye'nin dünya sistemi içinde yerinin ne olduğu konusunda bu denli geniş uzlaşma/uyum içinde olan, monoblok ittifakın adam etmeye ugraştığı topluma bakışı ile dışarıya bakışı arasında ilişki arasında bir karşılaştırma yapmak ilginç ip uçlarını verebilir. Özellikle İslam dünyasına, doğuya ya da Osmanlı bakiyesi topraklardaki Müslüman unsurlara bakış söz konusu olduğunda, sistemin içerde kendini algılayışı ile bu cografyayı algılayışı arasında şaşırtıcı benzerlikler ortaya çıkar. Hele hele yaklaşık kırk yıllık geçmişi olan Avrupa'daki Türk vatandaşlara yaklaşım söz konusu olduğunda bu durum daha bir kendini gösterir. Kendi toplumuyla ilişkilerinde hep sorunları bulunan, sorunlu ilişkileri olan, kuşkucu, topluma yabancılaşmış seçkinci yaklaşımın 'azınlık duruşu' dış politikaya bakış tarzını belirliyor. Bölgenin en büyük en etkin ve en güçlü ülkesinin Saddam sonrası (ve evveli) gelişmelere yönelik yaklaşımının bölgedeki iddiasıyla paralellik arz etmesi beklenir. Avrupa'nın her tarafına dağılmış milyonlarca Türk vatandaşının varlığı Avrupalılık iddiasında bir ülke için bulunmaz fırsat sayılır. Balkanların her köşesinde varlığını hissettiren yerli Müslüman unsurların varlığı bölgesel bir güç olmanın yaslanacağı temel unsurlardır. Ne var ki Türkiye'nin güç parametresi olarak kullanacağı unsurların hemen hepsi aynı zamanda zaaf noktalarını oluşturmaktadır. Bu zaafiyet (teorisi) ile sistemin muhayyel toplum planları arasında ilişkinin, sistem sorunu ile dış politikaya bakışın ayrışmazlığının örtüştüğü nokta burası. Sonuçta, Türkiye'ye giydirilmek istenen gömlek onun dış politikada elini güçlendirecek unsurlarla ilişkisinde bir uyum sorunu ortaya çıkıyor. Aslında zaafa dönüşen bu durum tümüyle zihniyet sorunudur. Muhayyel toplum projeleriyle varolan tarihi toplum arasındaki kan uyuşmazlığının resmidir. Tarihi, kültürel ve stratejik açıdan avantajlarını kullanamaz hale getiren, hatta bunu zaafa dönüştüren şey, siyasal erkin toplumuyla ideolojik kan uyuşmazlığıdır. Cografyasından tarihi derinliğine kadar her yönüyle bir 'kıta zenginliği' sergileyen Türkiye'deki seçkinlerin dış dünyaya, bölgesine 'modern klan gözlüğü'yle yaklaşması, bu klan anlayışının kalıplarına sığdırmaya çalışmasının sıkıntılarını yaşıyoruz. Irak'ta Türkmen varlığına indirgenemeyecek kadar geniş olması beklenen bu ülkenin nüfuzu, Türkmenleri bile kuşatmakta aciz kalıyorsa burada zihniyet problemi var demektir. Yoğunlaştırılmış bir kıta olan Türkiye'nin aynı zamanda tarihin, renklerin, kültürlerin de yoğunlaştırıldığı bir coğrafyadır. Bu zenginliği göremeyen seçkinlerimizin Irak'ı, Balkanları, kendi pasaportunu taşıyan Avrupa'daki işçilerini kucaklaması ne kadar mümkün olur? Dış politika alanın bu denli rejim meselesi sayılmasının iki boyutu var: Türkiye'ye biçilen rolü benimseyen yönetici-seçkinlerin dünya sistemi içinde meşruiyet kaygılarının saplantı noktasına gelmiş olması. İkincisi, 'zihniyet kimyası'nın toplumun dokusuyla uyum sorunu yaşaması. Kendi toplumuna yabancılaşmış bir seçkinci zümre zihniyetinin dış dünyaya bakışın sağlıklıksız yansımalarıdır gördüklerimiz.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |