AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

K R O N İ K  M E D Y A
Hürriyet'te iki ilan

28 Nisan tarihli Hürriyet'te iki koca ilan yer alıyor. Bunlardan birincisi "Medyanın yavuz hırsızı", diğeri ise "Kamuoyuna" başlığını taşıyor.

Dikkat ederseniz biz her iki metne de "ilan" diyoruz. Tamam, ikincinin altında ilan sahibi olarak "Türkiye Yol-İş Sendikası" yer alırken birincinin altında "Hürriyet" imzasının bulunmasından hareketle her ikisinin de "ilan" olarak nitelenmesi bazılarına garip gelebilir. Ama olsun; Hürriyet imzalı metin de, dili, üslubu ve tabii içeriği açısından bir "ilan" niteliği taşımaktadır. Yani –biraz tuhaf kaçıyor ama!- "Hürriyet"in Hürriyet'e verdiği bir ilan....

Şu da var: Hürriyet'in kendi imzasıyla yayımladığı 28 Nisan tarihli ilanda hedef alınan Sabah Grubu'nun haftasonu yayımladığı benzer bir metin de aslında bir "ilan"dı. Ayrıca Sabah'ın yayımladığı metnin bir "ilan" olduğu zaten besbelliydi, çünkü Sabah'ın diğer bazı gazetelere (bu arada Yeni Şafak'a) dağıttığı ve belli ki parayla yayımlattığı bu metnin yanına zaten "Bu bir ilandır" notu düşülmüştü! Yani Türk basınına özgü garip bir manzara: Aynı metin Sabah'ta yayımlanınca başka bir şey, ama başka gazatelerde yayımlanınca "Bu bir ilandır" oluyor!

Neyse, sırasıyla Sabah'ın ve Hürriyet'in ilanlarının her ikisi de bizim kurcalamayı pek sevmediğimiz "para" merkezli ilanlar... Sabah gazetesi Hürriyet'in de içinde bulunduğu grubun bir takım banka oyunlarıyla bazı dolaplar çevirdiğini iddia ederken, Hürriyet'in ilanı Sabah Grubu'nun eski ve yeni patronlarının kötü niyetlerini ve bu arada Etibank olayı ile milletin parasının nasıl "deve yapıldığını" ifşa ediyor. Ancak doğruya doğru; Hürriyet'in bir kez daha açtığı dosyalar BBDK Başkanı'nın haftasonu yaptığı açıklamadan da anlaşıldığı gibi delilleri ortada usulsüzlükler içerdiği halde, Sabah'ın açtığı dosyalar henüz birer "iddia" durumunda.

Ama şu hususa da dikkat etmek gerekir diyoruz: Hürriyet'in "Ey Türk devleti" diye noktalanan ilanı benzer "hamasi" ifadelerle tıka basa o derece doldurulmuş ki, açıkcası, Hürriyet okurlarına "inandırıcı" gelebilmesi çok uzak bir ihtimal.... Yani okurların bu ilana "Bazı doğruları bu derece şahlanmış bir dille anlatmanın nedeni ne acaba?" diye sorgulayarak bakmaması imkansız. Biliyorsunuz; bir mesele fazla şahlanmış bir dille anlatılınca, verdiğiniz bilgiler ne derece doğru olursa olsun inandırıcılığını büyük ölçüde kaybeder ve bu dille tanışan okur ya da dinleyicilerin burunlarına hemen "kötü kokular" gelmeye başlar....

Ha bir de şu var: Hürriyet'in bu ilanlarını acaba kim kaleme alıyor? Biz, ilan metninden hareketle müellifi keşfedemedik; tamam tanıdık bazı yazarlar akla gelmiyor değil ama sanki tam da onlar değil gibi... Bilinmez, belki de Aydın Doğan bizzat kaleme alıyordur!

Gelelim 28 Nisan tarihli Hürriyet'te yer alan ikinci ilana. Söylediğimiz gibi, bu ilanın sahibi Türkiye Yol İş Sendikası. Bu sendika, adından belli, özellikle Bayındırlık Bakanlığı bünyesinde bulunan Karayolları teşkilatında örgütlü. Yol-İş'in bu ilanı vermesinin amacı "Yerel Yönetim Reform Taslağı" ve "Kamu Yönetim Temel Kanunu Taslağı"na itiraz etmek. Sendika bu taslaklara, yasalaşması durumunda Karayolları Genel Müdürlüğü'nün yetkilerin da yerel yönetimlere devri gündeme geleceği için karşı çıkıyor. Bir sendikanın üyelerini kaybetmemek açısından böyle bir itirazı dile getirmesi hakkıdır tabii ki... Ama sendikanın itirazı bakın nasıl temellendirilmiş:

"Kamu kurum ve kuruluşlarına ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne, Karayolları Genel Müdürlüğü'ne bakanlıklarımızın taşra teşkilatlarına, kamunun tüm mal varlığına sahip çıkmak, eyalet sistemine, federasyona, Türkiye'nin parçalanmasına karşı çıkmaktır...."

Sıralanan şu "korkular"a bir bakın.... "Eyalet sistemi", olmadı "federasyon", yetmedi "Türkiye'nin parçalanması"! Sanırsınız ki Yol-İş, haddinden fazla merkeziyetçi devlet yapısını ademi merkeziyetçi bir yapıya kavuşturmak yolunda hazırlanan iki taslağa değil de, "bölücü örgüt"ün kongre kararlarına karşı çıkıyor! Hani laf aramızda, sendika tam sayfa ilan verecek gazeteyi de iyi seçmiş doğrusu... Söz konusu taslaklardan ciddi olarak söz eden bir haber ya da yazıyla Hürriyet'te bugüne kadar karşılaştığınızı hatırlıyor musunuz? (K.B.)

Sahi, İranlılar Türkiye'ye NEDEN GELMİŞTİ?

Aralarında Hürriyet'in de bulunduğu bir grup gazete, Türkiye'ye gelen İran heyetindeki çarşaflı kadınları "merkez"e alınca, bu heyetin Türkiye'ye neden geldiğini öğrenememiştik... Başbakan Tayyip Erdoğan basının bu konudaki haberleri sunuş biçimine yönelttiği eleştirileri okuyunca anlayabildik neyin ne olduğunu...

Biliyorsunuz, geçtiğimiz cuma günü İran'dan Türkiye'ye bir heyet gelmiş, Devlet Bakanı Ali Babacan'ın eşi Zeynep Babacan'a da benzer örneklerde olduğu gibi heyettekilerin eşlerini, kızlarını vb. karşılama görevi düşmüştü... Eh, bu durumda bizim büyük medyamızın "heyet"le ve iki ülke heyetleri arasındaki görüşmelerle değil de "heyettekilerin eşleriyle" ilgilenmesinden daha doğal ne olabilir?

Şimdi bütün başlıkları hatırlatmayalım size, zaten tahmin de edebilirsiniz... Biz, kendi birincimizin "Fotoğraftaki Türk'ü bulun" diyen Milliyet olduğunu duyurmakla yetinelim...

Dediğimiz gibi, o telaş ve heyecanla "heyet"in hangi amaçlarla ülkemizde bulunduğunu öğrenememiştik.... 28 Nisan tarihli gazeteler, Tayyip Erdoğan'ın "tepkisi"ni yansıtırken bu haberi de vermiş oldular. Biz, "haber"i Hürriyet'ten alalım:

"İranlılarla ihracatı, ticareti, doğalgazı konuştuk" deyip, şöyle devam etmiş Erdoğan: "Ama bu ziyaretin basında ne şekilde yer aldığını gördünüz. Biz nelerle uğraşıyoruz, onlar nelerle uğraşıyor. Kadınların çarşafıyla uğraşıyorlar. Halbuki bu onların doğal giysisi..."

'TRANSPARAN KONUK'TA DA ÖYLE OLMUŞTU...

Sanmayın ki bizim medyamız sadece "heyet beraberinde gelen kadınlar" çarşaflı olduğunda heyetle değil, yanındakilerle ilgilenir... Medyacılığımızda bunun tam tersi durumlar da saptanmıştır...

Mesela bir keresinde Hürriyet (hadi tam tarihini de söyleyelim de uyduruyoruz sanılmasın; 30 Nisan 2001 tarihli Hürriyet'ten söz ediyoruz)... En iyisi kalanını o günlerde yayında olan Medyakronik'ten aktarmak... Okuyalım:

"Almanya Çalışma ve Sosyal Düzen Bakanı Walter Riester dün (29 Nisan) Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı Mesut Yılmaz'la görüşmüş; Hürriyet'in haberinde öyle deniyor. Peki ne konuşulmuş? Bilmiyoruz. Çünkü bakanın yanında 'transparan gömlek' giyen bir kadın varmış, eh haber de haliyle oraya kayıyor.

"Konu, bakanın ziyareti ama haberin başlığı 'TRANSPARAN KONUK…' Önce bu kısa haberin tamamını okuyalım:

'TRANSPARAN KONUK… Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, dün Swissotel Residence'da Almanya Çalışma ve Sosyal Düzen Bakanı Walter Riester'ı kabul etti. Alman Bakan Riester'in ziyareti sırasında, Almanya'nın Ankara Büyükelçiliği Sosyal İşler Sorumlusu Gerhild Pinkvob-Müller'in transparan gömleği ve dantelli büstiyeri dikkat çekti. Yılmaz'ın yanına oturan Müller, beyaz çizgili siyah transparan gömlek ve siyah dantelli büstiyeri, kırmızı ojeleri ve kırmızı rujuyla tamamlamıştı.'

"Hepsi bu kadar… Bayan Müller, biri Yılmaz'ın yanında (uzaktan) biri de yakın plan 'her şeyi' gösteren iki fotoğrafıyla eşlik ediyor habere… Asıl ziyaretçi bakanın ne fotoğrafı var ne de ne için ülkemize geldiği…Başlıkta dediğimiz gibi: Konuk 'transparan' ama haber 'opak!'"

Peki, aralarında iki yıl ara olan iki haberin birlikte mütalaasından nasıl bir ana fikir çıkar? Bizce şöyle bir ana fikir: Bir haberin içine "dinsellik" ya de "cinsellik" girerse, Türk gazetelerinin dengelerini muhafaza edebilmesi epeyce zorlaşır… (A.G.)

İKTİBAS YOLUYLA MİSAFİR
İrtica raporları ve ifade özgürlüğü'

Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan'ın 28 Nisan tarihli yazısından…

(…) Gerçekten irticayla mücadelenin en iyi yolu, konuşma yapan, yazı yazan insanları hapse atmak mıdır, yoksa o insanların etkilemeye çalıştığı geniş kitleleri daha iyi bir eğitimle mücehhez kılmak mıdır?

Bu yıl Cumhuriyetimizin kuruluşunun 80. yılını kutlayacağız. Sahiden Cumhuriyet'in laik temelli eğitim sistemi bu kadar mı başarısızdır ki, laik Cumhuriyet bu denli tehlikeye açık durumda, savunmasız beklemektedir?

* * *

Geçenlerde bir arkadaşım, "İnsan hayatı dediğin nedir ki" diye söze başladı ve sürdürdü: "Korkuları yönetmekten başka bir şey değil hayat."

Gerçekten hepimiz hayatımız boyunca çeşitli endişelerle yaşarız. Gelecek endişesi, sağlık endişesi, hayat tarzını kaybetme endişesi... Bu endişelerimizi, korkularımızı iyi yönetebildiğimiz, onların esiri olmak yerine onlara söz geçirebildiğimiz ölçüde de hayatta mutlu oluruz.

Ama içimizde bazıları, kendi endişelerini bütün ülkenin endişesi olarak tanımlıyor.

Bence, hayatta endişe duyduğumuz kadar, en azından o kadar kendimize güvenmeyi de öğrenmeliyiz. Mutluluğu bulmanın bir başka yolu da bu çünkü. Kendimize güvendiğimiz ölçüde hayatta başarılı oluruz, korkularımızın bizi yönetmesine izin verdiğimiz ölçüde de mutsuz.

Bu ülkede gerçek demokrasiye yaklaşıldıkça birilerinin de endişeleri depreşiyor. Oysa, biz bu ülkeyi sokakta bulmadık. Kimse endişe etmesin, kimsenin gücü bu ülkeyi din temelli bir devlete çevirmeye yetmez. Zaman korku saçma zamanı değil, insanlara güven verme zamanı. Çünkü korkular bize sadece zaman kaybettirir. (A. G.)

SARS'lı başlıklar: 'Akut empati yetmezliği sendromu'

Akut Solunum Yetmezliği Sendromu'nun kısa adı olan SARS üzerine bindirilen başlık-kelime oyunlarının sonu bir türlü gelmiyor… Bunlardan sonuncusu Sabah'taydı (28 Nisan): "Bir yabancının SARS'la ilgili bilgi istemesinin Edirne Devlet Hastanesi'nde maske taktırması"nı şu başlıkla vermişti Sabah: "Söylentisi bile SARS'ıntı yaptı…"

Başlık "cinlikleri"ne haberi "daha çarpıcı" hale getirmek için baş vurduğu söylenir hep… Ama bu işler öyle noktalara vardı ki, en çarpıcı haberler bile "yaratıcılığa" baş vurmadan verilemiyor; bu, artık bir refleks!

Böyle böyle, aslında espri kaldırmayacak bazı insani durumlar da bu tür başlıklarla duyurulur oldu. Tamam, Galatasaray Milan'ı yenince "Yendik mi lan?"; ya da Beşiktaş Zago'nun golüyle Elazığspor'u yenince "Zagooool" başlığı atmanın, işin kabak tadı vermesi dışında bir sakıncası yok…Ama SARS gibi, gerisinde büyük insani dramlar yatan olaylarda biraz tuhaf kaçıyor bu refleks…

İlk bakışta "ne var canım" diye başlanabilir, "bu kadar kuralcılık da fazla yani" diye devam edilebilir… Bu itirazda bulunacak meslektaşlarımız şu soruya olumlu cevap verebiliyorlarsa, onlara hak vereceğiz… Soru şu:

"Allah muhafaza, SARS diyelim Türkiye'ye de ulaştı ve hastalığa yakalanıp hayatını kaybedenler arasında gazeteciler de var. Böyle bir durumda da SARS'lı başlıklar sürecek mi? Mesela "Gazetemiz de SARS'ıldı" falan gibi başlıklarla karşılaşacak mıyız gazetelerimizde?"

Sizi nasıl bir soruya hazırladığımızı anlamışsınızdır: Bazı "esprili" başlıklar, bazı meslektaşlarımızdaki empati yeteneğinin yerlerde süründüğünü göstermiyor mu? (A.G.)

THY uçakları da 'resepsiyon'a tepkili!

Hürriyet'ten "eğlenceli" bir haber.... "Eğlenceli" dediysek tabii ki sadece okurlar açısından, yoksa haberi kaleme alan ciddi mi ciddi....

"İki uçağın havada motoru durdu" başlıklı habere şöyle bir yan-başlık da uygun görülmüş: "THY'deki iç kargaşa uçaklara yansıdı"(!)

Yani haberi geçen Metin Akpınar adlı muhabir demek ister ki, "THY'deki atamalardan uçaklar da etkilendi!"

"Türk Hava Yolları'nda son günlerde yaşanan idari kargaşa uçaklara da yansımaya başladı. Kilit noktalardaki kişilerin değiştirildiği THY Teknik'te morallerin sıfıra düşmesi, uçaklarda bakımla ilgili arıza oranlarını yükseltiyor. Yeni atanan Teknikten sorumlu Genel Müdür Yardımcısı'nın yıllarca sadece üniversitede görev yapan bir akademisyen olması ve değişen kilit isimlerin yerine getirilen personelin de motive edilememesi gibi birçok neden, arıza oranlarının tehlikeli boyutlara gelmesine yol açıyor."(!)

Ve işte bu "motivasyon" eksikliğinin bir sonucu olarak iki Airbus 340 tipi yolcu uçağında ard arda havada motor durması yaşanmış...

Çok hoş ve "verimli" bir haber doğrusu... THY'deki atamalardan Airbus'lar da rahatsız!

Şimdi ister misiniz, THY yolcuları da bir araya gelip "Bize THY'nin cumhuriyetçi /çağdaş yöneticilerini geri verin" diye hava meydanlarında gösteri yapmaya başlasınlar?! (K.B.)

Tercüman'dan (Ilıcaklar) 'Tercümanca' çıkışlar!

Evet artık anlaşıldı ki, Türkiye'nin elinde imkan olsa miladi takvimden "24 Nisan" gününü o saat siliverecek! Siliverecek ki, her yıl "Yine yaklaşıyor!" diye pek çok çevreye uykusunda kabûs gördüren bu gün "artık olmasın" ve takvim 23 Nisan'dan doğruca 25 Nisan'a atlasın!

Bildiğiniz gibi bu yıl da nefesimizi tutarak beklemeye başladık: Acaba "Başkan Bush" bu yılki açıklamasında (tam da Türkiye'ye fena halde bozuluyorken) "soykırım" sözcüğünü telaffuz edecek mi?

Bu 24 Nisan'ın bir diğer önemli olayı bildiğiniz gibi Paris'te açılışı yapılan Komitas heykeli. Üstelik açılış törenine Paris Belediye Başkanı da katılmış. (Paris Belediye Başkanı her ne kadar "Bu anıt 1,5 milyon Ermeni'yi temsil ediyor, ancak bundan 20'nci yüzyıl Türkiyesi ve Türkler sorumlu tutulamaz" diyorsa da...)

Tabii olarak, "Komitas heykeli"ne ilişkin habere 25 Nisan tarihli bütün gazeteler yer vermişti. Ve tahmin ettiğiniz gibi Fransa, söz konusu heykelin açılışına izin verdiği için bütün gazetelerce kınanıyordu. Ancak bu gazeteler arasında bir tanesi var ki, konuya ilişkin attığı başlık gerçekten görülmeye değer doğrusu... Bu gazete Tercüman (Ilıcaklar) ve söz konusu başlık aynen şöyle:

"Yalan anıtı / Sözde soykırımı için, Ermeni din adamı olduğu iddia edilen akıl hastası Komitas'ın heykeli Paris'te açıldı."(!)

Allah akıl fikir versin.... Komitas mı "din adamı"? Ayrıca yalan değil, Komitas gerçekten "akıl hastası"ydı ama bir hatırlayın bakalım, Komitas niçin "akıl hastası" olmuştu? İsterseniz bir kez de biz hatırlatalım: Bu ünlü müzikolog 1915'te gözaltına alınmış, Halide Edip Adıvar ve Mehmet Emin Yurdakul gibi şahsiyetlerin araya girmesiyle serbest bırakılmış, ancak bu "gözaltı"ndan sonra gittiği Paris'te kalan ömrünü akıl hastanesinde geçirmişti.

Ne diyelim? Hani bir ara çokça sözü edilen "empati"yi mi hatırlatmalı Tercüman'a yoksa... Hatırlatsak fayda eder mi?

İsterseniz "Komitas" faslını yine taze bir haberi aktararak kapayalım: Hürriyet'in Paris muhabiri Muammer Elveren de açılış törenindeymiş ve yine onun gibi törene katılan ünlü Fransız /Ermeni şarkıcı Charles Aznavour ile ayaküstü bir görüşme yapmış. Aznavour şöyle diyor: "Komşu ve birçok şeyi birbirine benzeyip yıllarca beraber yaşamış iki halkın geleceği de bu saydıklarıma (barış) bağlıdır. Türk basınından çok şey bekliyoruz, ilişkilerin düzelmesinde lokomotif rol oynayabilir."

İlahi Aznavour, tam buldun "lokomotif"i!
(K.B.)


29 Nisan 2003
Salı
 
YÖNETENLER: Kürşat Bumin
Alper Görmüş


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED