AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ

Y A Z A R L A R
Borç sarmalı nasıl kırılır?

Geçtiğimiz hafta belli bazı kesimlerin AKP hükümetine alenen cephe almaya başladığına şahit olduk. Özellikle bir kısım medya, Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın haftasını iktidara, sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda ekonomi politikası açısından da saldırmak için vesile kıldı. Gazetelerin ekonomi sayfaları, ülkenin borç sarmalından kurtuluşuna yönelik AKP içindeki bir kısım vicdanlı insanın yol - yordam arayışlarına bile aşırı bir şekilde takmış gözüküyor.

Oysa mevcut şartlarda, sadece kamu değil, tüm ülke kaynaklarını yutan kamu borçları krizinin, kısa vadede çözülemeyeceği çok açık bir şekilde ortada. Bu durum o kadar bariz ki, Merkez Bankası bile gelecek üç yıl için öngörülen büyüme, enflasyon, faiz, kur ve faiz dışı bütçe fazlası oranlarındaki tahminlerin tutması halinde dahi, kamunun borç stokunun GSMH'ya oranını Maastricht kriterlerine yaklaştıramamaktadır. Nitekim, yılbaşından bu yana iç borç stoku 12,6 katrilyon TL. yani % 8,5 oranında artmıştır. Bundan, yarım katrilyonluk dış borç stokundaki azalmayı düşseniz bile, yıl sonu büyüme beklentimizin % 5 olduğu bir ortamda, kamu borcunun milli hasılaya oranının bu yıl içinde azalma ihtimalinin sıfır olduğu gayet nettir.

Gelinen noktayı, aklı başında herkes okuyabilmektedir. Durum, sadece faiz dışı bütçe fazlası vererek ve reel faizlerin düşmesini bekleyerek çözülebilecek eşiği çoktan aşmıştır. Kaldı ki, iç borç meselesi sadece kamu kaynaklarını tüketen bir mahiyette de değildir. Bugün bankacılık sistemi, son 12 yıllık borçlanma politikasının neticesinde oldukça hantal ve verimsiz bir yapıya dönüşmüştür. Mevcut krizin halli için daha farklı bir yaklaşım serdetmek, farklı enstrümanlar geliştirmek ve her şeyden önemlisi elinde kamu kağıdı tutan kesimlerle masaya oturmak ve karşılıklı rızaya dayalı bir ortak yol bulmak gerekmektedir.

Mart sonu verilere göre, 162,6 katrilyonluk iç borcun yaklaşık % 23'ü ortalama vadesi 140 gün olan bono, % 28'i ise itfasına ortalama 10 ay kalmış olan 1-2 yıllık tahvilden oluşmaktadır. Bu çerçevede öncelikle yapılması gereken, bu kağıtlar karşılığında uzun vadeli ve zaman içerisinde kimseyi rencide etmeyecek bir şekilde formüle edilmiş bir getiri ile nemalandırılmış kuponlu kağıtların ihraç edilmesidir. Sözgelimi, TÜFE+GSMH büyüme oranı artı veya eksi pazarlıkla belirlenecek sabit bir oran, ilk aklımıza gelen formüllerden biridir. Piyasada kalan iki yıldan kısa vadeli kağıtların itfası için gereken finansman, faiz dışı fazla, dış borçlanma ve nakit kaynaklardan sağlanmalıdır. Bu dönemde kamunun yeni iç borçlanmaya gitmesi mümkün olduğunca engellenmeli, kazanılan süre kamunun ve finans sisteminin yapılandırılması için kullanılmalıdır. Kamunun yeniden yapılandırılması aşamasında kamu kaynaklarının tek bir havuzda toplanması, rasyonel özelleştirme, Maastricht Kriterleri'nin Anayasa'ya işlenmesi, enflasyon muhasebesini de içeren kapsamlı bir vergi reformu gibi çalışmalara öncelik verilmelidir.

Bu süreç sırasında finans sisteminde biriken fon fazlası da tabii olarak özel sektöre kayacak, bankacılık sistemi daha rasyonel bir gelir-maliyet analizi yapmak zorunda kalarak etkinliğini artıracaktır.

Ancak bu çözümde iki potansiyel tehlike gizlidir ve bu noktalar eleştirmenlerce gündeme getirilerek deşilecektir. Bunlardan ilki, piyasada artan likiditenin enflasyonist olacağı endişesidir. Bu, gereksiz bir endişedir. Zira bugünün Türkiye'sinde piyasaların sağlıklı bir şekilde işlemesi için zaten yeterli likidite yoktur. Vadeli çek vakıası ve şirketlerin cari hesapları, son dönemlerde bu sebeple aşırı bir şekilde büyümüştür. Tabiri caizse, piyasalar kayıtdışı para yaratmaktadır. Çek ve vergi kanunlarında alınacak tedbirlerle, bu olgu tersine çevrilebilir ve oluşacak likidite piyasalar tarafından hızla emilebilir. Dahası, son yirmi yılda yapılan çalışmalar, uzun süreli enflasyonların paradan ziyade kamu açıklarından kaynaklandığını göstermektedir. Eğer enflasyonla mücadele ciddiye alınıyorsa, sıkı para politikası yerine borç probleminin halline öncelik verilmesi gerekmektedir.

İkinci mesele, bankacılık sisteminde birikecek olan fon arzının tüketimden ziyade yatırıma yönlenip yönlenmeyeceğidir. Kanaatimizce, bu mesele ilkinden çok daha önemlidir. Zira bu kaynakların 2000 yılında olduğu gibi yatırımdan ziyade tüketime yönelmesi, kısa vadede büyümeyi büyük oranlarda hızlandırsa bile, oldukça istikrarsız bir gelişme sürecini de beraberinde getirecektir. Oysa yatırım, bir taraftan artan talebi karşılayacak üretim kapasitesi artışlarına imkan verecek ve böylece büyümenin sürdürülebilir olmasını sağlayacak, bir taraftan da ihracat imkanlarının artmasına vesile olacak ve bu sayede artan ithalatın ihracatla karşılanma potansiyelini geliştirecektir. İşte bu noktada devletin uzun vadeli bir vizyona ve yol göstericiliğine ihtiyaç vardır. Yarınki yazımızda, bu noktadan hareketle borç sorununu halletmiş bir kamu idaresi vizyonu çizmeye çalışacağız.

Statüko, uzun vadede statükocuların bile aleyhine. Bunun geç olmadan farkına vardığımız anda, çözümün yarısını halletmiş sayılırız.


29 Nisan 2003
Salı
 
MELİKŞAH UTKU


Künye
Temsilcilikler
AboneFormu
MesajFormu

Ana Sayfa | Gündem | Politika | Ekonomi | Dünya
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv
Bilişim
| Dizi | Röportaj | Karikatür
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin HER HAKKI MAHFUZDUR. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
© ALL RIGHTS RESERVED