|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir haftadır içinize baygınlık geldi belki 2002 ile ilgili haberleri seyretmekten, dizi yazılar okumaktan. Bütün bunlar bir yıllık sürecin değerlendirmesiyle alakalı olması gerekirken, genellikle magazin havasından öte geçemiyor. Her gelen yılın başında, bir yıllık süreçler değerlendiriliyor ama ondan öte gidilemiyor. Birbirinden kopuk "eski yıl", "yeni yıl" muhabbeti ile maziden istikbale giden gemi bir türlü yol alamıyor. Geçen hafta yapılan, YÖK eylemi üzerinden üniversiteli gençliğin süreci değerlendirebilme kapasitelerine yakın bir plan bir göz atalım. Hava soğuk. Ciğere işleyen cinsten. Gençler üniversite önünde bağırıyor "YÖK'e de karşıyız AKP'ye de karşıyız." Karşı olmayı, külliyen karşı bir duruşu korumayı, aydın olmanın tek ölçütü sayıyor öğrencisinden, dekanına, rektörüne akademya dünyası. Yeniçeri ocaklarından miras, kazan kaldırma için her olay vesile sayılması. Hoşafın yağı her dem kesiliyor nasılsa. 1 Karşı olmak hususunda sesi gür çıkan gençler neye karşı olduklarını ifade edebilme noktasında dilsiz kalıyorlar. Mesela her yıl harç vermemek üzere eylem yaparlar. Değişen bir şey olmaz. Çünkü onlar eylemlerini "harç istemiyoruz" diye yaptıkça ötekiler dünyanın her yerinde yüksek öğrenimin paralı olduğu örneğini getirir. Tam bu noktada eğitimlerinin insani kaliteden ne kadar yoksun olduğunu görüp dile getiremez gençler. Meydana toplanmadan önce şu gençlerin bir kısmı Edebiyat Fakültesi'ndeydi. Yakıtsız, yakacaksız Edebiyat Fakültesi'nde. Biraz önce vize imtihanına girdiler. Başlarında bereleri, boyunlarında atkıları, ellerinde eldivenleri. Soruları kavrayamadılar bile. Kavrayamadıkları için her soruya bilebildikleri her şeyi yazdılar. Hep böyle yapıyorlar. Bilgi transferinden, bakış açısından mahrum, sorulan her soruya heybelerinde birikmiş olan her şeyi dökerek cevap veriyor. Tarih öğrencilerine üstelik tam da şu sıra okumakta oldukları Ortaçağ-Yeniçağ dönemi ile ilgili sorular sorulsa... Fatih dönemindeki bir medrese öğrencisinin sahip olduğu haklar ile kendi sahip olduğunuz hakları mukayeseli olarak ortaya koyunuz dense... Bunu dört madde ile ortaya koyabilecek dört öğrenciyi bulmak zordur. "Ben bildiğim her şeyi yazayım hoca seçsin' mantığı içinde ilgili ilgisiz ama muhakkak kağıdı doldurmak üzere çaba sarf edeceklerdir. Donmamak için dizlerini sallayıp ellerini oğuşturan gençlerin çoğu doğru dürüst kahvaltı bile etmemiştir çünkü. Bir simit, bir çay. Çoğunun midesi bundan bile mahrum. Sözüm ona adı üniversite olan bu yerde insanî koşullar altında çay için sohbet edebilecekleri, ders notlarına ya da günlük gazetelere bakabilecekleri bir mekan yoktur. Ama onlar kendilerine bakamazlar. Bir öncekilerden miras alıp giyinilmiştir bu tavır. Bir öncekiler de bir öncekilerden. Farklı olan bu defa hükümet de YÖK'e karşı. Uyarıldılar: "Aman siz kimsenin ekmeğine yağ sürmeyin. Strateji yeniden ayarlandı: "Biz YÖK'e karşıyız. YÖK'e karşı olanlara da karşıyız." Dünyanın bütün üniversiteleri sahip olduğu kitaplarla saygınlık kazanıp bu saygınlığı korumak için koleksiyonuna her an yenisini eklemek üzere yeni kitapların peşine düşmüşken; İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi daha dün sömürgeden kurtulmuş ülkeler kadar bile kendi tarihine, kültürel birikimine itina gösterebilecek bir kapasiteye sahip görünmüyor. Şu soğuktan donan gençler, nereye ait olduklarını hiç düşünmüyorlar. Kitap okumayı düşünmüyorlar. Araştırma yapmayı düşünmüyorlar. Tarihçi, edebiyatçı, felsefeci olacaklar. Nasıl? Süreci bilmeden! Yüzyıllar arasında bağlantı kurmadan, kronolojik kuru bilgiler ve rakamlarla... Türkiye böyle bir yer. Öğrencisinden memuruna, seçmenine öncelikler sıralamasını yapmak öğrenilmediği sürece, daima kendimizin gerisine düşeceğiz. Talep etmesini öğrenmek! İşte bütün mesele burada. Siyasi partileri, öteki partinin seçmenleri yerine oy vermiş olan kendi seçmenleri eleştirmeye başladığında talep etmenin ilk basamağına çıkmış olacağız. Öğrenciler, kendilerine verilen bilgiyi, bilginin verildiği ortamı, bakış açısını eleştirecek kapasiteye ulaştıklarında; başörtüsünü yasaklayan rektörler kendilerini savunmak için "Anayasa din gibidir tartışılamaz demediğinde" üniversiteler sahiden üniversiteye benzeyecek. 1 Hoşafın yağı kesilmesi deyim olarak dilimize yerleşmiştir. Yerleştirenler, her olaya kazan kaldıran Yeniçeri Ocağı. Yeniçeri ocaklarında yemek dağıtan mutfak meydancısı biraz pasaklı bir adammış. Pilav kepçesinin yağını temizlemeden aynı kepçeyle hoşaf koyar, bu sebepten hoşafın üzerinde tabaka halinde yağ birikirmiş. İşbilir bir yeniçeri ağası durumu farkedince meydancıyı temiz iş yapması hususunda uyarmış. Pilav kepçesi hoşaf kazanının içine daldırılmayınca hoşaflar billur gibi gelmeye başlamış. Yeniçeriler derhal kazan kaldırmışlar: İstemezük! Hakkımızı yiyorlar. Hoşafın yağını bile kestiler. Yağlı hoşaf isterüz!
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |