|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Habertürk'teki (2 Ocak) manşeti ("Arınç'ın bu lafı kriz çıkarır") görünce, Orhan Pamuk'un "Kar" romanında, Kars'taki yerel bir gazetenin sahibinin romanın şair kahramanına söylediği bu cümle geldi aklımıza... Habertürk'ün manşeti, milletvekili lojmanlarını Maliye'ye devrettiklerini açıklayan TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın, gazetecilere söylediği bir cümleden kotarılmış... Arınç, milletvekillerinin davranışının, "sivil ve asker bürokrasiye de örnek olmasını" dilemiş konuşmasında... İkisi hariç, gazeteler, bu cümleyi konuşmasının arasında herhangi bir cümle olarak aktarıp geçmiş. Böyle yapmayanlardan biri Hürriyet... Gazetenin haberinin başlık ve spotu şöyle: "BÜLENT ARINÇ'TAN ASKERLERE LOJMAN DOKUNDURMASI... TBMM Başkanı Arınç, Meclis olarak milletvekili lojmanlarından ellerini çektiklerini hatırlattı ve 'Lojmanlardan milletvekillerinin ayrılması, sivil ve asker bürokrasisine örnek olmalı' dedi... Sezer'i türbanlı eşiyle uğurlayan ve komutanların '3 dakikalık ziyaret' yaparak tavır koyduğu Arınç, yeni bir tartışmaya daha imza attı..." Habertürk, bir adım daha atıyor ve manşetten (Hürriyet'inki, birinci sayfada küçük bir haber) şöyle diyor: "ARINÇ'IN BU LAFI KRİZ ÇIKARACAK: Milletvekili lojmanlarını boşaltmamız asker ve sivil bürokrasiye örnek olmalı. (...) Arınç'ın boşaltılmasını ima ettiği asker lojmanlarını Genelkurmay, güvenlik açısından çok stratejik buluyor. Ve bu konudaki, 'Asker halktan kopuk' eleştirisinden hoşlanmıyor..." Haberler böyle... İsterseniz şimdi tekrar Orhan Pamuk'un romanına dönelim ve oradaki bir tür "post-modern" gazetecilik tarzı hakkında biraz daha bilgi edinelim... "Kar" romanının baş kahramanı "Ka", Kars'a gittiği gün şehrin yerel gazetesinde haber olur: "Ünlü şairimiz 'Ka' Kars'ta..." O sırada bir tiyatro grubu da şehri ziyaret etmektedir... Ka'nın gazete yazıhanesine uğradığı günün akşamı, tiyatro grubu bir oyun sergileyecektir... Gazete sahibi, ertesi gün dağıtılacak gazeteyi gösterir Ka'ya... Gazetede, o akşamki gösteri hiç izlenmeden anlatılmaktadır. Ka'yla ilgili olarak da şöyle denmektedir: "... şehrimizi ziyaret eden meşhur şairimiz Ka'nın bizzat okuduğu 'Kar' adlı en son şiirinden başka bir de..." Şair itiraz eder: "Kar adlı bir şiirim yok, akşam da tiyatroya gitmeyeceğim. Haberiniz yanlış çıkacak...." İşte o zaman gazeteci ona şu çarpıcı cevabı verir: "O kadar emin olmayın. Daha olaylar gerçekleşmeden haberini yazdığımız için bizi küçümseyen, yaptığımızın gazetecilik değil, kehanet olduğunu düşünen pek çok kişi daha sonra olayların tamı tamına bizim yazdığımız gibi gelişmesi üzerine hayretlerini gizleyememiştir. Pek çok olay, sırf biz önceden haberini yaptığımız için gerçekleşmiştir. Modern gazetecilik de budur. Siz de bizim Kars'ta modern olma hakkımızı elimizden almamak, kalbimizi kırmamak için eminim, önce 'Kar' diye bir şiir yazacak, sonra gelip okuyacaksınız." Sonuçta gazeteci haklı çıkar; Ka, o şiiri yazar ve o akşam okur... Son yıllarda "olanın yazıldığı" klasik / mütevazı gazeteciliğin yerine, her zaman başarılı olmasa da "yazılanın olduğu" post-modern / iddialı bir gazetecilik anlayışının egemen kılınmak istendiği açık... Yazılıyor, yükleniliyor, kanaat oluşturuluyor ve netice alınıyor... Bakalım bu son girişim nasıl bir sonuç verecek? Bakalım Habertürk bu manşetiyle yeni bir kriz çıkarabilecek mi? (A.G.)
'Kriz çıkarır' mı bilinmez ama gazete sattırmadığı muhakkak!
Bu ülkede devlet, geliri düşük kesimleri düşünerek tek bir "sosyal konut" yapmamışken, ayrıcalıklı memurları için büyük kaynaklar ayırmayı ihmal etmiyorsa, bu da mı eleştirilmeyecek?
"Türk medyası"nın ana gövdesinin TBMM Başkanı Bülent Arınç'tan hiç hoşlanmadığı muhakkak. Ama ne yaparsınız ki Arınç hiç değilse iki yıl süresince görevi başında; medyanın TBMM Başkanı tayininde bir yetkisi olsa iş çok kolay ama ah şu Anayasa... Sözünü ettiğimiz "ana gövde" Arınç'ı "havaalanı"ndaki o meşhur kamusal olaydan sonra affetmiyor. Oysa "türban"ın ülkemizde bir "problem" olmaktan çıkmasını o da çok arzu ediyordu. Ancak o bu işin "zamana yayılması"na ve "uzlaşma" ile çözülmesine taraftardı. Allahın günü ve yılı tükenmedi ya... 2003, 2004, 2005, o da olmazsa 2103, 2104, 2105 (...) ilâhiri... Medya bu yönde "yol gösterici" rolünü de unutmuyor. Başbakan Gül'ün başörtülü eşini resmi toplantılardan uzak tuttuğu için aldığı övgüleri hatırlayın... 2 Ocak tarihli gazetelerin bir bölümünde "problem çıkaran" Arınç yine karşımızda... TBMM Başkanı'nın milletvekili lojmanlarının Maliye'ye devri dolayısıyla yaptığı "Milletvekillerinin lojmanlardan ayrılma kararı sivil ve asker bürokrasiye örnek olmalı" şeklindeki açıklaması özellikle iki gazeteyi, Hürriyet ve genç Habertürk'ü ziyadesiyle rahatsız etmiş. Hürriyet gazetesi "Bülent Arınç'tan askerlere lojman dokundurması" başlığı altında Arınç'ın son bir ay içinde başından geçen iki olayı ("Havaalanı" ve "Komutanların tebrik ziyareti") uzun uzun hatırlatarak, bu son açıklamasıyla "yeni bir tartışmaya imza attığı" yazıyor. Bu arada gazetenin genel yayın yönetmeni de boş durmamış: "Ankara siyasetini çok iyi analiz eden" bir dostundan naklen, Arınç'ın "Loose cannon"a benzediğini söylüyor. "Loose cannon", eski İngiliz donanmasında fırtınalı havalarda ipini koparıp "oradan oraya büyük hızla kayıp insanları ezen ağır toplar"ın adıymış. Ertuğrul Özkök, bu deyimin Türkçe karşılığı olarak da "serseri mayın" deyimini öneriyor. Özkök'ün bu münasebetle AKP'ye akıl verdiğine de şahit oluyoruz: "AKP bugün, hem parti, hem de hükümet olarak büyük olaylarla boğuşuyor. Partinin ve ülkenin önünde büyük sorunlar var. Bunlar ortadayken bir de geminin içindeki 'loose cannon'larla uğraşmak, çok yıpratıcı olabilir. Bunun da maliyeti hepimize çıkar..." Yani bir bakıma, AKP'ye "Yol yakınken şu TBMM Başkanı'ndan kurtul!" gibi bir öğüt! TBMM Başkanı'nın son açıklaması Habertürk'ün de fazlasıyla dikkatini çekmiş. Hem de manşete taşınacak derecede: "Arınç'ın bu lafı kriz çıkarır"(!) Arkası gelmeyen iki satırlık bir haber. Ama şu "hatırlatma" ihmal edilmeden tabii ki: "Arınç'ın boşaltılmasını ima ettiği asker lojmanlarını Genelkurmay, güvenlik açısından çok stratejik buluyor. Ve bu konudaki, 'Asker halktan kopuk' eleştirisinden hoşlanmıyor." Arınç'ın "bu lafı" gerçekten "kriz çıkarır" mı orasını bilemeyiz. Hem niçin çıkartsın ki? Arınç'ın ("bazı istisnalar dışında" diye hatırlatmayı unutmayarak) resmi lojman ve "sosyal tesisler"in büyük kısmının satılmasıyla "kamu harcamalarından maliyeyi kurtarmak" gerektiğini söylemesi niçin "kriz" çıkartsın ki... Bu ülkede bu tür bir açıklama yapmakta mı bir "kriz" nedeni? Bu ülkede devlet, geliri düşük kesimleri düşünerek tek bir "sosyal konut" yapmamışken, ayrıcalıklı memurları için büyük kaynaklar ayırmayı ihmal etmiyorsa, bu da mı eleştirilmeyecek? Neyse... Dediğimiz gibi, Arınç'ın "bu lafı kriz çıkarır" mı çıkarmaz mı orasını bilemeyiz. Ama bu münasebetle bir şeyi iyi bildiğimizi söyleyebiliriz: Bu tür "kriz davetçisi" manşetlerin artık gazete sattırmadığı muhakkak! Baksanıza, aynı adı taşıyan televizyon kanalının "büyümüş de küçülmüş" halini andıran gazete on gün içinde 200 bin lira olan fiyatını "kriz" yüzünden 150 bin liraya çekti bile.... Üstelik "dünya klasikleri" de hediyesi.... (K.B)
İyi de, o bilgi köşede mi kalacak?
Zaman gazetesi yazarı Nuh Gönültaş'ın yazısından (30 Aralık): "Ordu ile ilişiği kesilenlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurularının geri dönmesinin sebebi ise Avrupa İnsan hakları Mahkemesi'nin bu kişileri suçlu bulmasından değil. Türk vatandaşlarına Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru hakkı tanınırken 'Yüksek Askerî Şûra kararları ile ordudan ilişiği kesilenler için bir çekince' konmuş olmasıdır!"
Nuh Gönültaş'ın yazısında verdiği haber o kadar önemlidir ki, doğruysa, (neden bu şerhi koyduğumuzu aşağıda açıklayacağız), onun orada köşede durması habercilik açısından olacak bir şey değildir. Neden? Biliyorsunuz, daha geçtiğimiz hafta, yedi subay ve astsubay ordudan uzaklaştırıldı. Ardından, bu yolla uzaklaştırılanların yargı yoluna başvuramamasını eleştiren çok sayıda yazı yayımlandı. YAŞ kararlarına yargı yolunun kapalı olmasını makul bulanlar da temel olarak iki neden öne sürdü: Askeri disiplinin öyle gerektirmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin de bu konuda kendisine yapılan bütün müracaatlarda aleyte karar vermiş olması... Kararı eleştirenlerin, bu argüman karşısında en fazla AİHM'nin kararlarının da yerinde olmadığını beyandan başka bir şey söylemediklerini hepimiz biliyoruz. Belli ki, ne YAŞ kararlarının yargı denetimi dışında kalmasını doğru bulanların haberi var Nuh Gönültaş'ın aktardığı bilgiden, ne de doğru bulmayanların... Size bu bilgiyi Gönültaş'tan, "doğruysa" şerhiyle birlikte aktarmıştık... Çünkü böyle bir bilgiyi kimsenin bilmiyor oluşunu aklımız pek almıyor açıkçası. Tekrar edelim: Eğer bu bilgi doğruysa ve Zaman'da daha önce haber olarak çıktıysa, peşinen özür dileriz. Yok eğer çıkmadıysa, dediğimiz gibi, habercilik açısından olmayacak bir şeyle karşı karşıyayız demektir. (A.G.)
Rauf Tamer'den '2003 Andı'! Star'dan Rauf Tamer'in "2002'nin son günü" (31 Aralık) adlı yazısı şu satırlarla son buluyor: "2002'nin son yazısı'nı burada noktalıyorum... 2003, Vatanıma, Milletime, Cumhuriyetime, Bayrağıma, Toprağıma, Güneşime, Denizime, Yağmuruma armağan olsun."(!) Çok tuhaf değil mi? "Yeni yıl"ın "Milletim"den başlayıp "Yağmuruma" uzanan birtakım maddi ve manevi "şahsiyetler"e "armağan" edilmesiyle ilk kez karşılaşıyoruz! Hayırdır inşaallah; yoksa "yılların yazarı" üstü kapalı olarak bizim anlamadığımız bir şeylere mi işaret ediyor? Fakat siz de dikkat ettiniz mi; "2003"ün kendilerine "armağan" edildiği "şahsiyetler"in sıralaması (yani "Vatanım"dan başlayıp "Güneşim" ve "Denizim"den geçerek "Yağmurum"a ulaşması!) sanki kısa bir "tatil"i de haber veriyor gibi değil mi? Neyse... Tamer'in bu satırları milletimizin "2003 Yılı Andı" olarak kabul edilsin de mesele kapansın! (K.B.) Arcayürek 'babayiğit' arıyor!
Cumhuriyet'ten (31 Aralık) Cüneyt Arcayürek, son YAŞ toplantısında Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün 7 subay ve astsubayın ordudan ihracı kararına "temyiz yolunun açık olması gerektiği" gerekçesiyle muhalefet şerhi koymalarını eleştiriyor: "Gül'ün ihraç kararlarını imzalamamasına gelince: Bu da biçimsel bir yutturmacılık, uyutma. Güya ordu disiplinine gösterdiği titizliğini kanıtlıyor. Babayiğit odur ki, inandığı ilkeye aykırılığa imza atmaz. Ama bizimki atar!" Bu "eleştiri"ye ne denir? Öyle bir "eleştiri" ki, Başbakan Gül, eleştiriyi ciddiye alıp Arcayürek'in gözünde "babayiğit" imajı elde etme yolunda imzalamasa bir dert, imza atması bir başka bir dert! Sanırsınız ki Arcayürek, bu işin "sonuna kadar" takipçisi olmaya hazır! Ne gezer... Öyleyse bu "eleştiri"nin adını koyalım: "Babayiğitlik tuzağı"! (K.B.) Özdemir İnce'nin yeni yıl mesajı
"2003 yılı, cumhuriyeti anlamak ve sevmek yılı olsun. Hepimize mutlu yıllar!.." Şair ve Hürriyet gazetesi köşe yazarı Özdemir İnce, 31 Aralık tarihli Hürriyet'teki köşesini işte bu dilekle bitiriyor. Mesajı okuyup da "Demokrasiyi anlamak ve sevmekten neden bahis yok acaba?" diye sorabilecekler için yazının içinde "gerekçe" de açıklanıyor. İnce, şöyle yazıyor: "Ben size bir şey söyleyeyim mi? Söyleyeyim: Türkiye'de cumhuriyetçi olmadan, cumhuriyetin erdemlerine inanmadan, cumhuriyetin getirdiği, önerdiği gündelik hayatı içine sindirmeden, cumhuriyetin yerleştirmeye çalıştığı çağdaş hukuku benimsemeden, kısacası cumhuriyeti kabul etmeden Türkiye'de demokrat olmanın olanağı yoktur." (A.G.)
Küçük dev hata...
Bütün gazeteler (2 Ocak 2003): "AKP lideri Erdoğan, Kıbrıs'ta 30-40 gündür yürütülen siyasetten yana olmadığını belirterek, 'Kıbrıs Sayın Denktaş'ın kişisel olayı değil, milletin varlık mücadelesidir' diye konuştu..." Hürriyet (2 Ocak 2003): "AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs'ta 30-40 yıldır devam eden siyasetin sürdürülmesinden yana olmadığını belirterek 'Siyaset sorun üretme değil çözüm üretme sanatıdır. AKP de bu çözümün adresidir' dedi..." Darısı diğerlerinin başına... 1 Ocak tarihli Radikal'de neredeyse bir tam sayfayı kaplayan bir yazı yayımlandı. NTV Dış Haberler Yönetmeni Mustafa Dağıstanlı'nın imzasını taşıyan bu yazı, yazının sonuna eklenen notta da belirtildiği gibi "NTVMSNBC"den alınmıştı. Bu değerlendirme yazısı, iki köşeyazısı merkeze alınarak kaleme alınmıştı. Bunlar, Cengiz Çandar'ın "Büyük düşünmek, büyük oynamak" ve Erdal Güven'in "Hatanın büyüğü" başlıklı yazılarıydı. Dağıstanlı, birbirini tamamlar nitelikte bulduğu bu iki yazıya yönelik eleştirisini şu altbaşlığa sığdırmaya çalışmıştı: "İkide bir 'Türkiye'nin çıkarları' ve 'strateji' lafı eden arkadaşlara şu atasözünü hatırlatalım: Başkasının stratejisiyle gerdeğe girilmez". Şimdi burada Dağıstanlı'nın değerlendirmesini özetlemek mümkün değil. Ama inanın hiç de yabana atılır bir değerlendirme değildi.... Burada bu bahsi açmamızın asıl nedenine gelince: Radikal gazetesini bu epeyce uzun yazıya yayımlanma fırsatı verdiği için gerçekten kutlamamız gerekiyor. Unutmayın ki, Dağıstanlı'nın değerlendirdiği (hem de "acımasızca"!) ilk yazı, Erdal Güven, yani Radikal'in künyesinde söylendiği biçimiyle "Yazıişleri Müdür Yardımcısı" Erdal Güven imzasını taşıyordu. Ne güzel.... Gerçi biz burada ("Kronik Medya"da) bu "güzellikler"i mümkün olduğunca yapmaya çalışıyoruz ama benzer bir örnekle bir başka gazetede de karşılaşmak ne güzel.... Radikal okurlarının bu açık, tartışmayı ciddiye alan yayın politikasından memnun olmamaları mümkün mü? (K.B.)
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat| Arşiv Bilişim | Dizi | Röportaj | Karikatür |
© ALL RIGHTS RESERVED |