|
AYDINLIK TÜRKİYE'NİN HABERCİSİ |
| |
|
|
|
Bugünkü Yeni Şafak |
|
|
|
|
|
|
Uzunca bir müddettir Türkiye'nin ödemeler dengesi bilânçosunda yaşanan gelişmeleri bu sütuna taşımadık. Son zamanlarda gerek kurlardaki ve dış ticaretteki gelişmeler, gerekse 17 Aralık tarihine yakınlaşmış olmanın verdiği tedirginlikle, ödemeler dengesi gelişmeleri yeniden ön plana çıkmaya başladı. Bizim baştan beridir kurlardaki ve ödemeler dengesindeki gelişmelere yaklaşımımızı temkinli bir iyimserlik olarak yorumlamak mümkün. İyimserlik, kur hareketlerinin son dönemlerde muazzam bir artış kaydeden dış ticareti, kâr bazında olmasa da, miktar bazında menfi yönde fazla etkilemeyeceğine inancımızdan ve ortaya çıkan açığın finanse ediliyor olmasından kaynaklanıyordu. Gerçekten de, ithalattaki artışa rağmen, ihracatın rekordan rekora koşuyor olduğunu, her ay açıklanan dış ticaret verilerinden gözlemliyoruz. Üstelik son aylarda ithalatın kısmen hız kestiği ve artmaya devam eden ihracatın karşısında bu durumun ithalatı karşılama oranına müspet yansıdığını görüyoruz. Dahası yaz aylarında sağlanan turizm gelirleri sayesinde cari açıktaki artışın da sonbahara girerken yavaşladığına şahit oluyoruz. Öte yandan ekim sonu itibariyle 10,7 milyar dolar cari açığın hemen hepsinin yurtdışından şu ya da bu şekilde gelen yatırım ve borçlanmalarla finanse edildiği biliniyor. Takibini yapamadığımız kaynaklardan sisteme giren 2 milyar doların da, bu yüzden büyük ölçüde rezerv artışına sebep olduğu anlaşılıyor. Ancak iyimserliğimizi bundan öteye taşıyamıyoruz. Başta da belirttiğimiz temkinlilik, bizim baştan beridir sistemin işleyiş tarzı ve yapısı hakkında taşıdığımız endişeleri ifade eden bir duruşu ifade ediyor. Türkiye'de büyüme, eskiden beridir büyük ölçüde dış tasarrufları kaynak kullanarak sağlanabiliyor. Dış tasarrufları, yeterince yatırıma çevirip döviz kazandırıcı faaliyetlere yönlendiremiyor ve bu yüzden haddimizden fazla tüketiyoruz. Bu yapı üzerine kurduğumuz büyüme süreçleri de, tabii olarak kısa soluklu oluyor. Bugün yaşadığımız süreç de geçmişte yaşadıklarımızdan mahiyet itibariyle fazla farklı değil. Yurtdışından akan sermayenin yapısına bakınca bunu görmek mümkün. Ocak-ekim aylarında ülkeye (net hata noksan hariç) net 10,5 milyar dolar sermaye girişi olmuş. Bunun 1,5 milyardan biraz fazlası doğrudan yatırım amaçlı, yani ülkede kalıcı. Yurtiçine bu şekilde yatırım amaçlı giren 2,4 milyar, aslında son dönemlerin en iyi performanslarından birine işaret ediyor gözükse de, bunun önemli bir kısmının (net 1,3 milyarı) gayrimenkul alımına yönelik olduğunu unutmamak gerekiyor. Öte yandan, bizimkilerin yurtdışında yaptıkları portföy yatırımlarını hariç tutarsak, yabancıların 5,6 milyar dolarlık bir Türk menkul kıymetler portföyü taşıdığını görüyoruz. Bunun 741 milyon doları borsaya, 4,9 milyar doları ise kamu kâğıtlarına yönelmiş. Ancak kamu kâğıtlarının yaklaşık 2 milyarlık kısmı yurtdışında pazarlandığı için ilk kertede çok problemli olarak algılanmıyor. Yurtdışından gelen sermayenin önemli bir kısmı kredi olarak ülkeye girmiş. Son zamanların en ilginç çıkışı, yurtdışından temin edilen ticari borçlarda yaşanmış. İlk on ayda 3,6 milyar net ticari borçlanmanın önemli bir kısmı kısa vadeli. Bu krediler büyük ölçüde ithalatın finansmanında kullanıldığı için artmış olması doğal karşılanıyor. Öte yandan, bankalar da üçte ikisi kısa vadeli olmak üzere yaklaşık 3,5 milyar dolarlık dış kredi temin etmişler. Diğer sektörlerde de, özellikle yatırım projesi finansmanına yönelik, uzun vadeli kredilerden kaynaklanan büyük bir kredi açılımı mevcut. Kredilerin, vadeleri belli olduğu için ilk aşamada çok oynak bir sermaye olduğunu söyleyemesek de, ciddi bir kur riski taşıdıkları için ve kriz sonrası yeniden finansman imkânının darlığı sebebiyle muhtemel bir krizi derinleştirici etkileri bulunuyor. Son krizi müteakip bankacılık sistemi üzerindeki denetimlerin arttığını biliyoruz. Bu sayede, ülkedeki döviz bolluğu ve TL talebine rağmen bankacılık sisteminin açık pozisyonunun tehlike addetmeyecek seviyelerde tutulduğunu görüyoruz. Bankalar, dövizli mevduat ve borçlarını, bir taraftan döviz kredileri olarak, diğer yandan da dövize endeksli ve döviz cinsinden menkul kıymetlerini arttırarak plase ediyorlar. Ancak bu demek değil ki, reel kesimin, bir açık pozisyonu yok. Yaşanabilecek bir kriz, reel kesimin döviz cinsi borçlarının geri ödemelerinde problemlere sebep olabilir. Bu da, vade uyumsuzluğu yaşayan bankacılık sistemine ciddi bir darbe vuracaktır. 17 Aralık'ta sonuç ne olursa olsun, Türkiye'nin bu tarz bir büyüme modelini değiştirmesi gerekiyor.
|
|
|
Kültür | Spor | Yazarlar | Televizyon | Hayat | Arşiv Bilişim | Dizi | Çocuk |
© ALL RIGHTS RESERVED |